28 Aralık 2019 Cumartesi

NOEL VE YILBAŞI NASIL ORTAYA ÇIKTI?







NOEL VE YILBAŞI NASIL ORTAYA ÇIKTI?


Hz. İsa (a.s.) ne zaman doğdu? Noel ve yılbaşı aynı mı? Noel ve yılbaşı nasıl ortaya çıktı? Yılbaşının Hıristiyanlık ve Hz. İsa (a.s.) ile ilgisi var mı? Yılbaşında aslında neyi kutluyoruz? İşte Bayburt İl Müftüsü Kemalettin Aksoy’dan çarpıcı yeni yıl mesajları...


Hz. İsa’nın (a.s.) doğum tarihine dair kesin bir bilgi bulunmuyor. Hz. İsa’nın (a.s.) doğum tarihinin milattan önce 4. veya 6. ve milattan sonra 6. yıl olduğu rivayet edilir. Batı’daki kiliseler 25 Aralık, Doğu kiliseleri ise 6 Ocak gününü Hz. İsa’nın (a.s.) doğum günü kabul edip kutluyor.


YILBAŞINDA ASLINDA NEYİ KUTLUYORUZ?


Hz. İsa’nın (a.s.) doğum tarihindeki bu ihtilafların sebebini ise, Meydan Larousse’un ‘Noel’ maddesinde şu şekilde açıklanmaktadır:


“Milattan önce güneşe tapan putperestler, tanrı saydıkları Güneş’in her gün biraz daha erken kendilerini terk etmesine üzülürlerdi. 25 Aralık’ta günler tekrar uzamaya başlayınca, Güneşin kendileri ile kalmaya razı olduğuna sevinerek kutlamalar yaparlardı.” Bu kutlamalar sırasında dans ederler, içki içerler ve ışıklandırma yaparlardı. O günde hindi kesme, domuz başı, kaz kızartması yemeyi ve birbirlerine çeşitli hediyeler vermeyi, gelenek haline getirmişlerdi. Ayrıca; Güneşe tapan ve kurtarıcı tanrılarının kış başlangıcında doğduğuna inanan, diğer putperest milletler de vardı. Bunlar da Julian takvimine göre kış başlangıcı olarak kabul edilen 25 Aralık’ta özel kutlama törenleri yaparlardı.


NOEL NASIL ORTAYA ÇIKTI?


“O dönemde, Hz. İsa’nın (a.s.) doğum günü kesin olarak bilinmediği için, ilk Hıristiyanların Hz. İsa’nın doğumu için kutladıkları özel bir gün yoktu. Bu sırada Roma İmparatorluğunun her yerinde Güneşe ve putlara tapılıyordu. Roma İmparatoru Büyük Konstantin, putperest iken miladın 313 senesinde Hıristiyanlığı kabul etti. Putperestlikten birçok şeyleri de Hristiyanlığa soktu. Güneş tanrısının doğum günü kabul edilen 25 Aralık’ı yılbaşı kabul etti. Hz. İsa’nın (a.s.) kurtarıcı tanrı olduğuna inanan Hristiyanlar da, Hz. İsa’nın (a.s.) 25 Aralık’ta doğduğunu kabul ettiler. Sonunda bu geceyi miladi yılbaşı ve Noel olarak her sene kutlamaya başladılar.”(Yeni Rehber Ans.)


İşte 25 Aralık–1 Ocak arası bu eğlence günleri ve tatil olarak kabul edilmiştir.


YILBAŞININ HIRİSTİYANLIK VE HZ. İSA (A.S.) İLE İLGİSİ VAR MI?


Bütün bu anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, İmparator Konstantin mağlûp edilemeyen güneş kültüyle, Mitra kültünü Hristiyanlık’la birleştirmiş, böylece onun zamanında Noel ortaya çıkmıştır. İmparator Aurelion’dan itibaren güneş kültü Hıristiyanlık inançlarıyla bir sentez oluşturmuştur. Böylece Noel, Roma Katolikleri tarafından Hristiyanlığa adapte edilmiştir. Aslında yılbaşının Hristiyanlıkla ve Hz. İsa (a.s.) ile hiçbir alakası yoktur. Katolik dünyası sadece 25 Aralık gecesini kiliselerde ayinler yaparak geçirmektedirler. Fakat 31 Aralık’ta yılbaşı geceleri ise kiliselerde ne ayinler yapılmakta ne de o gece bir takdis havası içinde kutlanmaktadır. Papazlar da o akşam onlarca küp kutsanmış şaraplarını içmekte ve içip içip sızmaktadırlar.


YILBAŞI NASIL KUTLANIR?


O halde burada şunu sormak gerekiyor; Peygamberlerin en fakirlerinden biri olarak yaşadığı Hıristiyanlarca da ifade edilen Hz. İsa (a.s.) ile bu gecenin sefahatinin, israfının ve çılgınlığının ne alakası olabilir? Hz. İsa (a.s.) (hâşâ) çam kesmeyi, içki içmeyi, domuz yemeyi, kumar oynamayı veya fuhuş yapmayı mı emretti? Elbette ki, hayır. Asla böyle bir durumu benimsemez, kabul edilemez bir durumdur bu.


Türkiye’de ise Hıristiyan nüfusun çok az olması nedeniyle daha yakın zamana kadar çok fazla itibar görmeyen yılbaşı kutlamaları popülaritesini televizyon ile kazandı. Bu günlerde de internet ile devam ettiriyor. Özellikle kendilerine sosyete denilen bir kesim, film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyonun oluşturduğu bu şaşalı havaya uyarak ihdas edilen yılbaşı haftasını 25 Aralık’ta kutlamaya başlamaktadırlar. Nefsine hoş gelen her şeyin peşinden koşmaya alışmış olan şuursuz veya kendilerini şuurlu zannettikleri halde nefislerinin esaretinden kurtulamayan gafletteki Müslümanlar ise karnavala dönüştürülmek istenen bu kutlamalara 31 Aralık günü iştirak ediyor. 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece büyük bir kitle tarafından kutlanmaktadır. Bu nedenle yeni yılın ilk günü, 1 Ocak tüm Türkiye de resmi tatildir. Hıristiyan olmayan toplumlarda olduğu gibi ülkemizde bu adet ve gelenekler “Yılbaşı Kutlamaları"adı altında yılbaşı gecesi yaygınlaşmıştır.


GELENEKSELLEŞEN YILBAŞI HAZIRLIKLARI


Nasıl iştirak edildiğini merak edenlere o günlerde yapılan hazırlıklardan örnekler vermemiz yeterli olacağı kanaatindeyim. Hıristiyan Batı dünyasında olduğu gibi ülkemizde de Aralık’ın son günleri yaklaştıkça mağazaların vitrinleri süslenir, özel hediyelik yılbaşı sepetleri hazırlanır, bu arada işyerlerinin sunduğu çeşitli eşantiyonlar, takvimler, hediyeliklervb. piyasayı hareketlendirir. Çam ağacısatanlar, yılbaşına has hindisürüleri ortaya çıkar. Kurban Bayramı’nda fakirim diye kurban kesmeyenlerden, yılbaşı kutlaması uğrunda hindi satın alıp kestiğine dahi şahit olmuşuzdur.


BİZİ BATILILARA BENZETEN YILBAŞI EĞLENCELERİ


31 Aralık’ta doruk noktasına ulaşan hazırlıklar resmî ve özel televizyon kanallarının sunduğu ucube programlarda şehvet ve arzularının esirleri olan insanlarda hayâ duygusunun nasılda yok olduğunu görebilmek mümkündür. Kendilerince sanat icra eden insanların durumu böyleyken, peki onları izleyenler ne haldedir?


İşte kendini bu çarkın içerisine bırakmış insanımızda o akşam için hazırladığı kuruyemiş, meyve ve en önemlisi belki sene içerisinde hiç aklına gelmediği halde o gün satın aldığı hindi ve yaş pastasıyla kendilerince masumane hazırlıklar yaparlar. Kimiler bu hazırlıklara çam ağacını da ekler. Taze çam ağaçları bu uğurda kesilip yok edilir.


EŞİ BULUNMAZ BİR GECE


Ayrıca içki müptelası olmuş kimseler için 31 Aralık tarihi eşi bulunmaz bir gecedir. Çünkü yılbaşı geceleri içki satışının ve kullanımının had safhaya yükseldiği bir gecedir. Sabaha kadar devam eden televizyon yayınları ve eğlenceler günün ilk ışıkları ile yerini derin bir sessizlik ve yorgunluğa bırakır ve Türkiye’de yeni yıl yani 1 Ocak, öğleden sonra başlar.


“KİM BİR KAVME BENZERSE O ONLARDANDIR”


Peygamber Efendimiz:


“Kim bir kavme benzerse, o onlardandır.”(Ebû Davud, H. no: 4031) buyurarak davranışlarımızda, hal ve hareketlerimizde, Yahudi ve Hıristiyanlara, müşriklere benzememizi yasaklamıştır. Kaldı ki; Yılbaşı ve Noel eğlenceleri Hıristiyanlık geleneğinden bile gelmemekte, Romalıların güneş tanrısına taptıkları putperestlik döneminden kalma bir gelenektir. Müşrik bir toplumdan kalan bu geleneğe mâsumâne de olsa bir nebze uymak imanlarımıza ne kadar zarar verebileceğini vicdanlarımıza havale ederek sormak lazım. Zira İbn-i Ömer (r.a.) teşebbüh hakkında şöyle buyururlar:


“Bir kimse müşriklerin arzına ev bina edip, onların bayramlarına katılmak sûretiyle onlara benzerse, o kimse kıyâmet günü onlarla berâber haşrolunur.”(Feyzü’l-Kadir, 104)


HZ. İSA’NIN ÇARMIHA GERİLMESİ YALANI


Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın (a.s.) çarmıha gerildiğine inanır. Hıristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa (a.s.), Yahûdilerin şikâyeti üzerine, Romalılar tarafından çarmıha gerilmiş ve haçta insanların günahı için ölmüştür. Gömülmesinden üç gün sonra kıyam etmiş, havârilerine görünmüş, onlarla yemek yemiş ve sonunda göğe yükselerek Allah’ın yanına çıkmış, O’nun sağına yerleşmiştir. Kıyametten önce dünyaya gelecek, dünyayı sulh ve adâletle dolduracak, kendisine inanmayanlardan öç alacak ve saltanatı ebedî olarak sürecektir. (Korintoslulara 1. Mektup, 15/22 vd)


Hıristiyanların, Hz. İsa’nın (a.s.) yılbaşı gecesinde geleceğine dair bir inançları yoktur. Onlar Hz. İsa’nın (a.s.) çarmıha gerildiğini ve öldüğüne inanırlar. İnsanları günahlardan kurtarmak için, (haşa) Tanrı oğlu İsa’yı öldürdü. ( Tanrı üçtür. Üç Tanrı birdir) derler. Onların bu çelişkisi ve Tanrı saçmalığı İncillerdeki tahrifattan ileri gelmektedir. Hıristiyanların yılbaşı eğlenceleri, Noel Baba dedikleri hayali varlık içindir. Noel ve Yılbaşı birbirinden farklı şeylerdir. Maalesef ülkemizde bu inanca sahip bilinçsiz Müslümanlar da yok değildir.


HZ. İSA (A.S.) ÖLMEDİ


Kur’an-ı Kerimin Nisa suresinin 157. Ve 158. Ayeti kerimelerde, Hz. İsa’nın (a.s.) öldürülmediği, çarmıha gerilmediği, çarmıha gerilen ve öldürülen kişinin başka birisi olduğu, Hz. İsa’nın (a.s.) göğe kaldırıldığı bildirilmektedir. Şöyle buyrulmaktadır:


“Ve 'Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden (onları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.”(Nisa, 157)


“Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.”( Nisa, 158)


“Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”(Ali İmran, 54)


“Hani Allah şöyle buyurmuştu.“Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”(Ali İmran, 55)


“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.”Meryem, 33)


Hz. İsa (as), Hz. Mehdi ve Deccal zamanında gökten inecektir. (Mektubat-ı Rabbani, C.2.m.67)


HZ. İSA (A.S.) YERYÜZÜNE İNECEK Mİ?


Hz. İsa’nın (a.s.) yeryüzüne ineceği hakkında Hadis i Şeriflerden bazıları şöyledir:


“Hz. İsa’nın (a.s.) sabah şafağının attığı bir sırada Beyt-i Makdis’e ineceği vakte kadar, bu ümmetin içinde hak için çarpışan bir cemaat muhakkak bulunacaktır. Hz. İsa (a.s.) Hz. Mehdî’nin yanına iner. Kendisine, ‘Geç öne ey Allah’ın peygamberi! Bize namaz kıldır!’ denilir. O da, ‘Hayır, Allah’ın bir ihsanı olarak siz birbirinizin emiri kılınmışsınızdır’ der.”(Müslim, Îman: 247; Suyûtî, Celaleddin Abdurrahman, el-Havî li’l-Fetâvâ, I-II (Beyrut: 1983), 2:83.)


“Hz. İsa (a.s.) ümmetim içinde bulunacak, adaletli bir hâkim ve âdil bir imam olacak. Haçı kırıp ezecek ve domuzu öldürecektir. Cizyeyi kaldıracak, zekâta ise dokunmayacaktır. Artık ne koyun, keçi, sığır sürüsü, ne de deve sürüsü üzerine zekât memuru çalıştırılmayacaktır. Düşmanlık ve kin kaldırılacaktır. Zehirli olan her hayvanın zehri sökülüp alınacaktır. Hattâ küçük oğlan çocuğu, elini yılanın ağzına sokacak da yılan ona zarar vermeyecektir. Küçük kız çocuğu da arslanı kaçmaya zorlayacaktır da arslan ona zarar vermeyecektir. Kurt, koyun-keçi sürüsü içinde sürünün köpeği gibi olacaktır. Kap suyla dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak, artık Allah’tan başkasına tapılmayacaktır. Savaş da ağırlıklarını (silâh ve malzemelerini) bırakacak.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2:437; Muh. Tezkiretü’l-Kurtubî, s. 498.)


Yukarıdaki Hadisi Şeriflerde geçen, Domuzu öldürecek, domuz eti yemeyi yasaklayacak demektir. Haçı kıracak, yani Hıristiyanlığı kaldıracaktır.


Diğer Hadis-i Şeriflerde de şu bilgilere yer verilmektedir:


“Hz. İsa (a.s.), Şam’daki beyaz minareye inecektir.”(Ebu Davut, Melahim, 14; İbn i Mace, Fiten, 33.)


“Hz. İsa (a.s.) inmeden kıyamet kopmaz.”(Buhari, Mezalim, 31; İbn i Mace, Fiten,33.


“Hz.İsa (a.s.) yeryüzüne indikten sonra kırk yıl kalır.”(Kenzul Ummal,14,336.)


“Deccal, Hz. İsa’yı (a.s.) görünce tuzun suda eridiği gibi erimeğe başlar.”(Müslim. K.52.b.bab 9.Hadis 34)


“Hz. İsa (a.s.), Deccal’i Ludd kapısında öldürecektir.”(Tirmizi, Fiten, 62)


“Benim ömrüm uzarsa Meryem oğlu İsa’ya ulaşacağım. Eğer ecelim acele gelirse sizden ona ulaşan selamımı söylesin.”(Ahmet b. Hanbel. Musned. II/ 298-299)


Derleyen: Bayburt İl Müftüsü Kemalettin Aksoy

ALLAH ÇALIŞANI SEVER

ALLAH ÇALIŞANI SEVER




İnfak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için kendi emeğinden, alın terinden hak sahiplerine (muhtaçlara) vermektir. Peki Allahʼın sevdiği kul nasıl olunur? Sahabe nasıl infak ederdi? İnfak kime yapılır? Dünya malı biriktirmek sakıncalı mıdır? İslam servete sınır koyar mı? Ahiretʼin müflis dilencileri kimlerdir? Bu soruların cevapları haberimizde.




Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:


“«Çalışıp kazanan, Allâhʼın sevgilisidir.» buyruluyor. Hakîkatte Allâhʼın sevgilisi olan; çalışıp Allâhʼın hoşnutluğunu kazanandır. Yoksa sırf mal biriktirmek için çalışıp dünya serveti kazanan değil.”


Müʼmin, her hususta Allah rızâsını hedeflemelidir. Kendi alın teriyle maîşetini temin edip Allahʼtan başka hiç kimseye el açmamalı; alan el değil, veren el olabilme gayretiyle çalışıp, ihtiyacından fazlasını infâk etmelidir. Bu şekilde niyet ve gâyesini ıslâh eden bir kulun bütün gayretleri, Allâhʼın rızâsını ve muhabbetini celbeder. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:


“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.”buyrulmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr,I, 65)




SAHABE NASIL İNFAK EDERDİ?




İnfâkı emreden âyet-i kerîmeler nâzil olmaya başladığı zaman, verecek hiçbir şeyi bulunmayan fakir sahâbîler bile dağlardan sırtlarında odun getirip satmış, kazandıklarıyla infâk edebilmenin vicdan huzurunu yaşamışlardır. Böylece infâk ehli olabilmek için lâzım gelen asıl sermâyenin, gönül zenginliği ve cömertlik olduğunu fiilen tebliğ etmişler, Allah -celle celâlühû- ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe olan muhabbetlerini bu amel-i sâlihleriyle ispat ederek, âdeta canlı bir Kurʼân olmaya gayret göstermişlerdir.


Diğer taraftan, kendisi ve âilesinin geçimini temin için elinden gelen bütün gayreti gösterdiği hâlde kifâyet miktarı bir rızık kazanmaya muvaffak olamayan bîçâre din kardeşlerimizi de görüp gözetmemiz zarûrîdir. Zira müʼmin, müʼmine zimmetlidir.


Şeyh Sâdîne güzel söyler:


“Arkadaş! Merhamet ve şefkat ehli ol da, sâlih kişilerin yolunu tut! Sen ki ayaktasın, düşmüş insanı kaldırmak için onun elinden tutuver!”




SEN ONLARI SİMALARINDAN TANIRSIN




Muhtaç durumdaki din kardeşlerini bulup onlara yardımcı olmak, müʼminler için bir vicdan borcudur. Âyet-i kerîmede buyrulur:


(Yapacağınız hayırlar,)kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâ­larından tanırsın.Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)


Demek ki bir müʼminin gönlü incelip zarifleşerek öyle bir rikkat ve hassâsiyet kazanmalı ki, âdeta mânevî bir röntgen gibi, karşısındaki müʼminin duruşundan onun hâlini anlamalı ve kendisini, onun eksiklerini telâfîye mecbur hissetmelidir.


Velhâsıl, âile efrâdına, civârındaki muhtaçlara infâk etmek ve Allah yolundaki hizmetlere destek olup rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için çalışan kimse, Allâhʼın sevgili kuludur. Yoksa bütün gâye ve çırpınışı, mal-mülk ve servet biriktirip ten rahatlığına ulaşmak olan hodgâm ve hasis kimseler değil.




MEVLANA HAZRETLERİNİN İNFAKA TEŞVİKİ




Hazret-i Mevlânâ, dünya serveti biriktirmekle yükseleceğini zanneden ve sırf kendisi için mal toplayan cimrileri, infâka teşvik için şöyle îkâz eder:


“Dünya hayatı bir rüyâdan ibârettir. Dünyada servet sahibi olmak, rüyâda define bulmaya benzer. Dünya malı, nesilden nesile aktarılarak yine dünyada kalır.”


Öte yandan, îmânın en büyük meyvesi olan merhamet; sadece zayıfa, fakire ve kimsesizlere acımak değildir. Bir zulüm karşısında asıl acınacak hâlde olan, mazlumdan ziyâde zâlimin taş kesilmiş vicdânıdır. Bu dünyada asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır. Asıl zavallı durumunda olan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin kirlenmiş ruhlarıdır. Bir zulüm ve haksızlık rejimi olan kapitalist sistemde mazlum fakirlerden önce, mütekebbir varlıklıların sefih ruhlarına acımak ve onların âkıbetlerinden ibret almak gerekir.


Ayrıca müʼminlere düşen, onların gelgeç ihtişâmına gönlünü kaptırmak değil, bilâkis onları yumuşak ve münâsip bir lisanla îkaz ve irşâd ederek ıslah olmaları için çalışmaktır. Zira Cenâb-ı Hak, küfürde Firavunderecesinde olan bir kulunun bile îkaz, irşad ve tebliğden mahrum bırakılmasına râzı olmamış, ona bile Musâ-aleyhisselâm-ʼı gönderip “leyyin” yani gönül alıcı, yumuşak bir üslûpla konuşmasını emretmiştir.


Zulme mânî olmak, hakkı tutup yüceltmek, her Müslümanın vazifesidir. Âdeta selde sürüklenen kütükler misâli istikāmetini kaybetmiş kimselere, suyun akışı gibi ferahlık veren bir lisanla yön vermeye çalışmak, bir îman mesʼûliyetidir.




AHİRETʼİN MÜFLİS DİNLENCİLERİ




Unutmamak gerekir ki bu fânî dünyanın maddî saltanatına ulaşmak için ilâhî hudutları çiğneyen servet sahipleri, -hâllerini ıslah etmedikleri takdirde- Ahiretʼin müflis dilencileri olacaklardır. Böyle muhterisler için şu ilâhî îkazlar ne kadar da şiddetlidir:


“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan­lar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!”(et-Tevbe, 34)


(Vay hâline o kimsenin)ki o, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o, Hutameʼye atılacaktır. Hutameʼnin ne olduğunu bilir misin? Allâhʼın, tutuşturulmuş, (yandıkça)tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşidir.”(el-Hümeze, 1-7)


Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şah-ı Nakşibend (rahmetullahi aleyh) Erkam Yayınları




BİD’AT VE HURÂFELERDEN SAKINMAK

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلّهِ اَلْحَمْدُ

BİD’AT VE HURÂFELERDEN SAKINMAK

Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v) beka yurduna göçmeden birkaç ay önce, bir cuma günü Cenab-ı Mevla şöyle ferman buyuruyordu: “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.”

Bu ayet-i celilinin ifade buyurduğu üzere Din-i Mübin-i İslam kemale ermiş, müminler için nimet tamamlanmış ve hayat olarak da İslam seçilmiştir. Buna göre, dinin olgunlaşmasını bid’at ve hurafelerden beklemek, bu âyet-i kerimeye aykırı davranmak olur.

Esasen dünyada ve ahrette kurtuluş, saadet arayanlar, Allah’ın Kitabına ve Fahr-i Âlem’in (s.a.v) sünnetine sarılmalıdır. Bunun dışında kurtuluş ve mutluluk arayanlar yollarını şaşırmışlardır; tövbe edip yüzlerini Hakka döndürmedikçe onlar için kurtuluş yoktur.

Diğer taraftan, Allah’ın insanlık için seçtiği yegâne hayat nizamı olan İslâm’ı hayattan kovmak ne büyük bir yanlışsa, bizzat Yüce Allah’ın tamamlayıp kemale erdirdiği bu tertemiz dini ilave ve eksiltmelerle bulandırmak da aynı derecede yanlış ve batıldır.

Tek mükemmel hayat nizamı olan İslâm’ın bütün hükümlerinin çıkarıldığı iki kaynak ve dayanak vardır: Birincisi Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Azimüşşan, ikincisi de Habib-i Edib’in sünnet-i seniyyesidir. Ehl-i Sünnet dairedeki icma ve kıyas gibi diğer bütün ictihad yolları mutlaka bu iki kaynağa dayanır. Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti dışında başka herhangi bir kaynak aramak ise ancak cehâlettir.

Allah Teâlâ için kurbet (yakınlık vesilesi) olmayan bir ibadet, mutlak manada başkalarına kurbet olur. Resûl-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem), bir kişinin güneşin altında ayakta dikili olarak durduğunu görünce bunun sebebini sordu. O kişi, hiç oturmadan ve hiç gölgelenmeden oruç tutmayı adadığını söyledi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) ona; oturmasını, gölgelenmesini ve orucunu da tamamlamasını emretti.

Bu sözleri ile Resûl-i Ekrem (s.a.v), ayakta dikili durmak ve güneşin altında kalma adağının Allah Teâlâ'ya kurbet ifade etmediğini, bu sebeple yerine getirilmesi gerekmediğini açıklamış oldu. Bu konuda gelen diğer bir rivayet ise şöyledir:

“Resûlullah'ı (s.a.v) cuma günü minberde hutbe okurken dinleyen XE "11:Resûlullah'ı (s.a.v.) Cuma günü minberde hutbe okuyorken dinleyen" XE "bid‘at ve kurbet" bir kişi, Hz. Peygamber’in okuduğu hutbeye bir saygı ifadesi olarak, Resûl-i Ekrem (s.a.v) hutbesini bitirinceye kadar ayakta durmayı ve gölgelenmemeyi adadı. Resûlullah bu adağın bir kurbet olmadığına, dolayısıyla yerine getirilmesinin gerekmediğine hükmetti.”

Hâlbuki yukarıda adanan, ayakta durmak ve güneşin altında bulunma amelleri başka yerlerde kurbettir, yani Allah Teâlâ'ya bir yakınlık vesilesidir. Ayakta dikilmek (kıyam) namazda, ezanda ve Arafat XE "Arafat" 'ta dua esnasında kurbettir.

Bid’atin Tarifi

Arapça’da “icat etmek, örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek” anlamlarına gelen “b-d-‘a” kökünden türeyen bid‘at, “daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey” anlamına gelir.

Istılahi anlamı itibariyle; Sünnetin karşıtı olarak, din koyucunun (Şâri’in) açıkça ya da dolayısıyla, sözlü ya da fiili izni olmaksızın sahabeden sonra dinde ortaya çıkan eksiltme ve fazlalaştırmalara bid’at de nir.

Diğer bir ifadeyle bid’at, “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilâve veya eksiltme özelliği taşıyan her şey”dir.

Hadis-i şeriflerde bid’atla ilgili olarak şöyle buyrulmuştur:

“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir”

“Sonradan ihdas edilen her şey bid‘attır”

“Her bid‘at dalâlettir”


“Sözün hayırlısı Allah’ın Kitabı Kur’andır. Yolların en hayırlısı O’nun Resulü’nün yoludur. İşlerin en kötüsü ise, dinde olmadığı hâlde sonradan ortaya çıkarılıp, dinden imiş gibi gösterilmeye çalışılan şeylerdir. Dinde olmadığı hâlde dine sokulmak istenen her bid’at sapıklıktır.”

Hanefi fukahasından Alauddin El Haskafi, bid'atı: “Peygamber’den (s.a.v) malum ve meşhur olan şeyin aksine itikad etmektir” şeklinde tarif ediyor.

İbn Mace ve başkaları Seriye’nin (r.a) şöyle dediğini nakleder ler: Resulullah (s.a.v) bize öyle bir vaazda bulundu ki, ondan dolayı gözler ya şardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi. Ey Allah’ın Resulü dedik. Bu, ade ta bir veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöy le buyurdu:

“Ben, sizi apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yol dan helak olandan başkası sapmaz. Aranızdan yaşayacak olanlar, pek çok ayrılıklar göreceklerdir. Size, benim sünnetimden ve benden sonra hidayet bul muş raşit halifelerin sünnetinden bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyo rum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma iş lerden (bid’atlerden) de sakınınız. Çünkü şüphesiz her bir bid’at bir sapık lıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Habeşli bir kö le olsun. Şüphesiz ki mümin, burnuna halka takılmış deveye benzer. Nere ye çekilirse oraya gider.”

Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı gibi, dini bir terim olarak bid’at; örf ve adetlerin, ya ni günlük yaşayışı sağlayan davranışların dışın da ve sırf Allah'a yaklaşmak için, yani ibadet maksadıyla yapılan eylem ve kabulleniş biçimleriyle ilgilidir. Yoksa sözlük anlamıyla, sonra dan ortaya çıkan her şey, demek değildir. Öyle olsaydı Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Ashabından sonra gelişen fenni, tıbbi ve sosyolojik anlamda her şeye bid’at denilirdi.

Bid’atlar alanları itibariyle de kısımlara ayrılmaktadır. İtikadi konularla ilgili olanlara “itikadi bid’atler”, iş ve hareketle ilgili olanlara da “ameli bid’atler” denir. Ayrıca mahiyetleri itibariyle küfrü gerektiren ve gerektirmeyen bid’atler vardır.

Kitab-ı Mübinimiz’in ve Sünnet-i Seniyye’nin onaylamadığı; dinimizin hedef ve gayesine aykırı her türlü itikat, amel ve örf-adet hâline getirilen her şey bu kapsamdadır ki, bunlar da reddedilmiştir. Âlimlerimiz bunları “bid’at-ı seyyie” olarak tasnif ederler.

Kitab-ı Mübinimiz’in ve Sünnet-i Seniyye’nin tasdikini alabilen; dinimizin hedef ve gayesine aykırı olmayan yenilikler ise “bid’at-ı hasene” olarak değerlendirilir.

Kıssa

Abdullah b. Sevvar anlatıyor: Süfyan b. Uyeyne dedi ki:

- Yeryüzündeki tüm bid’at sahipleri kendini çepeçevre saracak bir aşağılanma ve perişanlığı bir gün mutlaka yaşayacaklardır! Bu husus Allah'ın Kitabı'nda teyid edilmiştir.

Dinleyenler sordular:

- Nerede? Allah'ın Kitabı'nın neresinde geçiyor bu anlattığın? Süfyan:

- Siz Rab Teâlâ'nın şu sözünü işitmediniz mi?! “Buzağıyı (Tan rı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir...”

Âyeti dinleyenler itiraz ettiler:

- Ey Ebu Muhammed, Bu âyet sadece Ashabü'l-Icl'i (buzağıya tapanları) ilgilendirir, onlar söz konusudur burada! Süfyan cevap verdi:

- Hayır! Hayır! Ayetin devamına bir göz atsanıza: “...İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” Öyleyse görmüyor musunuz, bu hüküm, bu aşağılanma ve re zillik fermanı kıyamete kadar tüm iftiracı ve bid’atçileri kapsamak tadır.

Bid’at, Yolların En Kötüsüdür

Abdullah b. Mesud (r.a) diyor ki: Bir gün Resulullah (s.a.v) yere bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın yoludur” dedi. Sonra bu çizginin sağında ve solunda başka çizgiler de çizdi ve şöyle buyurdu: “Bunlar da başka yollardır. Bunların her birinin başında, kendisine çağı ran bir şeytan bulunmaktadır.”

Sonra da şu ayet-i kerimeyi okudu: “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır”

Mücahid (r.a) bu aye tte geçen “diğer yollar”ı, “bid’atler” diye açıklamıştır.

Sehl (r.aleyh) der ki: Ben, bid’atçiler hakkında şu hadisten daha ağır bir ha dis geldiğini bilmiyorum: “Allah, cenneti bid’at sahibine karşı perdelemiştir.”

Hazret-i Aişe XE "Hazret-i Aişe" (r.a) Resulullah’dan (s.a.v) şöyle rivayet eder: “Kim, XE "Hadis-i Şerif:bid‘at" XE "bid‘at çıkarmak" şu işimizde (dinimizde) olmayan yeni bir şey uydurursa, o reddedi lir kabul edilmez!”

Hafız İbn Hacer şöyle demektedir: “Bu hadis İslam asıllarından sayılmakta ve dinin kaidelerinden bir kaide olarak kabul edilmektedir.”

İbn Receb de şöyle demektedir: “Bu hadis İslâm’ın esaslarından, oldukça büyük bir esastır. Nasıl ki ‘ameller ni yetler iledir’ hadisi batını itibariyle amellerin ölçüsü ise, bu hadis de zahirle ri itibariyle amellerin ölçüsüdür.”

Bu arada, işlenen her bid’at karşılığında, Resulullah’ın (s.a.v) bir sünneti imha olmaktadır. Bunu Resulullah XE "bid‘at" XE "nefse uymak" (s.a.v) şöyle ifade buyurur: “Bir topluluk bir bid'at icat ederse, mutlaka onun karşılığı bir sünnet ortadan kaldırılmış olur.”

Fudayl b. İyad (r.aleyh) demiştir ki: “Bid'at sahibi birisini sevenin Allah, amelini boşa çıkartır, İslam'ın nurunu da kalbinden alır.”

İbn Abbas (r.a) da der ki: “Sünnet ehlinden olup sünnete çağıran, bid’atten de uzaklaştırmaya gayret eden bir kimseye bakmak dahi ibadettir.”

Süfyan es-Sevri (r.aleyh) der ki; “İblis, bid’atı masiyetten (günahtan) daha çok sever. Çünkü masiyetten tövbe söz konusu olur. Fakat bid’atten tövbe söz konusu olmaz.”

Enes bin Malik (r.a.) rivayetiyle, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah, bid'atını terk edinceye kadar hiçbir bid'atçının tövbesini ka bul etmez.”

Bid’atçiler Hakkında Büyüklerin Sözleri

Bu konuda İmam Gazalî (rah.) özetle şöyle demektedir:

“İtikadı bozuk kimseler üç kısımdır: Birinci kısım inkârcılardır. Eğer inkârcı kimse müminlerle savaşıyorsa engel olunmayı hak eder. Ona bunun dışında bir muamele yapılmaz ve kötü davranılmaz. Müslüman toplum içinde bulunan müslüman olmayanlara (zımmîlere) gelince, onlara eziyet etmek ve kötü muamelede bulunmak caiz değildir...

İkinci kısım, insanları bid’atine davet eden bid’atçilerdir. İnsanları teşvik ettikleri bu bid’at, küfre götüren bir bid’at ise, böyle kimseler zımmîlerden kötüdür. Kendisine zımmîlik statüsünün gerektirdiği gibi müsamaha edilmez.

Eğer bunların bid’ati itikadî olarak küfre götüren bir bid’at değilse, bu kimselerin Allah Teâlâ ile aralarındaki halleri inkârcıların durumundan daha hafiftir. Ancak bu kimseyi reddetmek ve bid’atini önlemeye çalışmak, inkârcıyı reddetmekten daha önemlidir. Çünkü inkârcının kötülüğü başkasına sirayet etmez. Müslümanlar onu inkârcı olarak tanır ve sözlerine kıymet vermez. Kendisi de müslüman olduğunu ve doğru itikat üzere bulunduğunu iddia etmez. Ama başkalarını bid’atine çağıran ve bid’atinin hakikat olduğunu iddia eden kişi halkı aldatır. Dolayısıyla onun kötülüğü başkalarına da sirayet eder. Bu sebeple böyle kimselere duyulan buğzu açığa vurmak, dostça davranmayıp kendilerinden yüz çevirmek, bid’atleri sebebiyle durumlarının çirkinliğini ilan etmek ve insanların onlardan uzak durmalarını sağlamak daha kuvvetli bir müstehaptır.

Avamdan olup, bid’atinin propagandasını yapmaya muktedir olmayan ve kendisine uyulacağından korkulmayan bid’atçilere gelince, bunların durumu daha ehvendir. Böyle kimselere nasihat ve tatlılıkla muamele etmek evlâdır...”

İmam Rabbânî (k.s) hazretleri buyurur ki:

“Ey din kardeşlerimiz, hepimiz üzerine en önce gereken şey, İtikadımızı Kitab ve Sünnet'e göre doğrultmaktır. İtikadımızın esaslarını belirten âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin nasıl anlaşılacağını, ehl-i hak ve hakikat olan âlimlerimiz açıklamışlardır. Bizim onlara uymamız lâzımdır. Allah onların çalışmalarını karşılıksız bırakmasın. Onlar, bu itikad esaslarını Kur’an’ı bir bü tün olarak görebilme seviyesine ulaştıktan sonra Kur’an ve Hadis’in ruhuna göre açıklamışlardır. Bizim anlayışımız bu büyüklerin anlayış ve izahlarına uymuyorsa kat’î surette muteber olamaz. Elh-i bid’at ve dalâlet olanlar, ken di batıl hüküm ve itikatlarını Kitab ve Sünnet’e uygun zannederler. Hâlbuki onların itikatları Hakk’tan fersahlarca uzaktır.”

Aklı olan herkes, Resulullah Efendimiz'in (s.a.v) şu müjdesine ulaşmak için can atar: “Kendi ayıbı ile meşgul olan, kendisini başkalarının ayıplarını araştırmaktan alıkoyan, malının fazlasını infak edip lüzumsuz sözden dilini koruyan, sünnet ölçülerine göre hareket eden, bid’atlara dalmayan kimseye müjdeler olsun!..”

Nakşibendî yolunun imamlarından Ahmed el-Haznevi (k.s) şöyle diyor: “Bu yolun en önemli özelliği sünnet üzere kurulmuş olmasından ileri gelir. Bu yolda bid’atlardan kaçmak, hatta evla denilen görüşlerin dışındaki zayıf sözlerden bile uzaklaşmak şarttır. Azimetin dışında amel etmek, takvası zayıf kimselerin işidir.”

Ahmed-ül Haznevi (k.s) hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuştur: “Yüce ve mübarek Nakşibendî tarikatı Peygamber’in (s.a.v) sahabesinin (r.anhüm) yoludur; o esasa göredir. Ona ne bir ilave ne de bir noksanlık yapmışlardır. Bu tarikat Allah Teâlâ’nın manevî huzurunda bulunmakla zahir ve batında Peygamber’in (s.a.v) sünnetine uymak, şeriatın azimet ahkâmından ayrılmamak, her davranışta, adet ve ibadet muamelelerinde, bid’atlerden sakınmak ve ruhsatlardan uzak durmaktan ibarettir.”

Seyyid Sıbgatullah (k.s) hazretleri ise bir sohbetlerinde şöyle buyurmuştur: “Bid’atlerin hepsi karanlıktır. Onlarda güzellik yoktur. Bizim yolumuzun üstünlüğü, bid’at karışmamış olmasıdır. Ortadan kalkan her yol, bid’at yüzünden kalkmıştır. Farzlarla yetinip, bid’atlerden kaçınan kimse, bir bid’at işleyip, birçok taatler yapıp hal ve keşfe kavuşandan üstündür...” demiştir.

Seyyid Sıbgatullah (k.s) hazretleri bir başka sohbetlerinde ise demiştir ki: “Sünnete sarılmak, bid’atler arasında, gece karanlığında ışık saçan inci gibidir. Zaman, dinin garip olduğu zamandır. Bunun için bu zamanda talebeye az bir gayretle, orta zamanlardaki çetin mücahedelerle elde edilenden daha çok sevap verilir...”

Abdurrahman-ı Tahi (k.s) hazretleri talebelerine şöyle nasihat etmiştir: “Mürşid-i Kamil, talebesinin her türlü hastalığını tedavi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid’atlerin sebep olduğu hastalıklar hâriç... Çünkü bu hastalıklar, talebenin istikametini, yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakimden, yani doğru yoldan ayrılır. Fakat diğer günahların tedavisi mümkündür. Zina yapan zinanın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid’at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusurunu görmek ve Rabbine yalvarıp sığınmaya bağlıdır...”

Muhammed Ziyauddin Nurşini (k.s) hazretleri demiştir ki: “Nakşibendiyye tarikatı, sünnet-i seniyyeye uymaktan ve onu sevgi ile yaşamaktan başka bir şey değildir. Bu tarikatı arzu eden kimse mutlaka Peygamber’in (s.a.v) sünnetine tâbi olmalı, dinde bid’at ve ruhsat olan şeylerden, zayıf olan kavillerden kendini muhafaza etmelidir.”

İşte bu büyüklerin terbiyesine giren bir mü’min, onların Kur’an ve Sünnet çizgisinde belirledikleri metotlara uyarak bid’at ve ruhsatlardan kaçınarak ümmet-i Muhammedi ikaz ve uyarı görevi yürütmeleri gerekir.

Zira, Resulullah Efendimiz’in (s.a.v): “Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. Her bid’at delalettir” beyanı vechile din adına hizmet, kardeşleri dalaletten hidayete vesile olmak için gereklidir.

İtikadı Bozuk Modern Bid’atçılar

Zamanımızda en çok zarar, Ehl-i Bid’at fırkaların fitnesinin kök salmasından hâsıl olmuştur. İslami hükümlerini, Batılı diğer yargılarla ve siyasal sistem anlayışına uygun hale getirmeye çalışan ve Ehl-i Sünnet âlimlerince “bid’at” olarak nitelendirilen unsurları din olarak benimseyen çağdaş modernistler, her fırsatta İslam büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabe’ye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça bühtan ve iftira etmekte ve Peygambersiz, Sünnetsiz, Mezhepsiz, Tasavvufsuz bir din anlayışını yerleştirmeğe çalışarak, ortada kala kala tek başına keyiflerine göre icat ettikleri kendi Kur’an yorumları kalmaktadır.

İşte bu çağdaş bid’atçılar, Kur’an ayetlerini kendi heva ve heveslerine göre istedikleri gibi eğip bükme imkânına kavuşmakta ve Kur’an ayetlerini böylece tahrif etmeye çalışmaktadırlar.

Hatta daha da ileri giderek dini bilgilerden uzak Müslümanlara: Kur’an’dan hüküm çıkarmak için Arapça’ya, Sünnet ve hadis bilgisine, icmaya ve eski âlimlerin bakış açılarına ihtiyaç yoktur. Eline bir Kur’an meali alan herkes Kur’an’dan hüküm çıkarabilir, derken Peygambersiz bir dini, Eski âlimler dini zorlaştırmışlardır. Onun için eski âlimlerin söylediklerini bir kenara bırakmalı ve dini kolaylaştırmak için yeni içtihatlar yapmalıyız, derken heva ve heveslerine uygun bir din anlayışını, Mezhepler yozlaşmış birer istismar kurumudur. Bunları kökünden reddetmeliyiz, derken mezhepsizliği, Şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı gibi şeylere inanmak doğru değildir gibi birçok safsata ile de zaten kolaycılığa kaçmak için sebep bekleyen cahilleri, yeni bir akım içinde İslam’ın gerçek değerlerinden uzaklaştırarak gayri İslam’i bir çizgiye sürüklemektedirler.

Şu halde, geçmişte İslam âlimleri bid’at mezheplerle nasıl mücadele etmişse, günümüzde de İslam ve Müslümanlar için en öldürücü zehirden daha tehlikeli olan bu “modernizm bid’atı” ile her türlü ilmi ve fikri vasıta ile mücadele edilmelidir. Bu mücadele, Ehl-i Sünnet ve’l cemaat çizgisinde yürüyen her mü’minin üzerine görevdir.

Bu görevin şuurunda olmak için, ilmi birikim, Hak ve hakikati anlatmak için gerekli alt yapıya haiz olmak gerekir. Bunun içinde Allah Resulü’nün (s.a.v) varisi olan Rabbani âlimlerin terbiyesine sıkıca sarılmalıdır. Zira bu Rabbani âlimlerin temsil ettikleri müesseseler her türlü bid’at ve dalaletten uzak kurumlardır.
Hurafe Nedir?

Hurâfe kelimesi “akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” demektir. Hurafe mantıkî tabanı olmayan, gerçek hayatla ilişkisi bulunmayan inanç ve uygulamalar, iyilik veya kötülük getirebileceğine inanılan kuvvetler için kullanılır. Genellikle sihir, büyü ve bunların ürünü olan şeylerle alâkalı inançlar da hurafe terimiyle ifade edilir.

Câhiliye devri Arapları uğura, uğursuzluğa ve cinlerle ilgili çeşitli hurafelere de inanıyorlardı. Cinlerin kertenkele, kirpi, deve kuşu, tarla faresi, tavşan gibi hayvanların şekline bürünerek insanlara göründüğüne inanılması, karga vb. kuşların uğursuz addedilmesi, göz değmesinin insanlar üzerinde etkili olması bu dönemdeki inançlar arasında zikredilir.

Günümüzde de halk arasında, buna benzer pek çok hurafe bulunmaktadır.  İnsanlar bir çok şeyi uğurlu ve uğursuz kabul etmektedirler. Bu durumun inanca zarar vereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.


Hayatımızdaki Kötü Bid’at ve Hurâlerden Bazıları

Hayatımıza girmiş ancak Kur’an ve Sünnet’te aykırı o kadar çok Bidat ve Hurafe vardır:

-Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek.

-Haftanın bazı günlerinde yolculuğa çıkmanın, siyah kedi görmenin, baykuş ötmesinin, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine inanmak.

-At nalı, nazar boncuğu gibi şeylerin, kötülük ve uğursuzluk savdığına inanmak, bu inançla bu gibi şeyleri evine, arabasına, işyerine asmak.

-Ruh çağırmak, büyü yapmak ve yaptırmak, fal bakmak, yıldızların durum ve hareketlerinden hüküm çıkarmak, burçlara inanmak…

-Ölülere bağışlanmak üzere önceden Yasin okuyup şişelere doldurduğunu söyleyen bazı istismarcılara aldanarak bu şekilde “hazır Yasin” satın almak ve bunu ölülere bağışlamak.

-Gece tırnak kesmenin kısmet eksilmesine veya ömür kısalmasına sebep olacağına inanmak.

-Bazı camilerin bahçelerinde bulunan şadırvanlara para atarak niyet tutmak.

-Türbelerin bahçesinde veya eşiğinde, önem verilen birisinin gelişini kutlamak için ya da yeni alınan ev, araba vs. gibi şeyler için “kan akıtmak” adı altında kurban kesmek, kanını kendi alnına veya yeni alınan şeylere sürmek. (yeni alınan şeyler için şükür kurbanı kesip fakirlere dağıtmakta bir sakınca yoktur.)

-Ay ve güneş tutulması esnasında (ayı ve güneşi tuttuğuna inanılan şeytanları kovmak için!) teneke veya davul çalmak, silah atmak.

-Kötü bir olaydan söz eden kişinin, o olay kendi başına gelmesin diye kulağını çekmesi ve ahşaba, duvara vurması.

-Kırkını doldurmamış çocuğun tırnaklarını kesmenin, o çocuğun arsız ya da hırsız olmasına yol açacağına inanmak.

-Cinden, şeytandan, nazardan vs. korumak için yeni doğmuş çocuğun kundağının veya beşiğinin altına kurumuş insan pisliği veya mezarlıktan getirilmiş toprak koymak.

-Boyu ölçülen çocuğun kısa kalacağına inanmak.

-Gece köpek uluyan veya damında karga yahut baykuş öten ya da kapısında çıkarılan ayakkabılardan birisinin ters döndüğü evden cenaze çıkacağına inanmak.

-Moda gibi hayatımıza girmiş olan miladi yılbaşı kutlamaları; içki, kumar, israf ve benzeri pek çok fitne ve kötülüğün teşvik edildiği toplumsal bir hezeyana dönüşmüştür.

-Yılbaşı kutlamaları da hayatımıza girmiş kötü bid’atlerden birisidir.

Hayatımızdaki Güzel Bidatlerden Bazıları

-Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz döneminde kürek kemikleri, hurma lifleri, deri parçaları gibi yazı malzemeleri üzerine yazılmış olan ve dağınık parçalar halinde bulunan Kur’an ayetlerinin bir kitap haline getirilerek iki kapak arasında toplanması,

-Hadislerin sıhhat durumunu tespit etmemizi sağlayan Hadis Usulü,

-Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarma metotlarını pratik kaideler halinde düzenleyen Fıkıh Usulü,

-İslâm itikadına aykırı yabancı fikir akımlarının önünü kesmek için aklî metotlar geliştirerek bize İslâm düşmanlarıyla ve itikadî bid’at gruplarıyla fikrî mücadele etme imkanı veren Kelam gibi ilim dallarının geliştirilmesi birer güzel bid’attır.

-Aynı şekilde, teravih namazının camide tek cemaat halinde kılınması da dinî bir gayeyi gerçekleştirmeye yönelik olduğu için güzel bid’atlar cümlesindendir.

-Yerleşim merkezlerinin büyümesi sonucu camilerde okunan ezanın uzak mesafelerden duyulmasını mümkün kılan teknolojik imkânların kullanılması,

-Camilerde namazın aksamadan cemaat halinde kılınması ve bu mukaddes mekânların temizlik, bakım gibi ihtiyaçlarının düzenli olarak yürüyebilmesi için ücret karşılığı cami görevlileri tayin edilmesi,

-Önemli gün ve gecelerde Mevlid-i şerif okutmak v.s

Bütün bu hususlar ve daha pek çok benzerleri, “kim güzel bir çığır açarsa...” diye başlayan hadis-i şeriften ilham alınarak geliştirilen “bizi dinin maksatlarına götüren ve dinî herhangi bir ilkeye aykırı olmayan vesileler güzeldir” şeklindeki Fıkıh Usulü kaidesine dayanarak hükme bağlanmıştır.

22 Haziran 2019 Cumartesi

İNSANLIĞA ŞİFA OLACAK 2 ŞEY



İNSANLIĞA ŞİFA OLACAK 2 ŞEY



İnsanlığa şifâ olan yegâne hayat düsturları; Kur’ân’dadır, Sünnet’tedir, asr-ı saâdettedir.
Cenâb-ı Hakk’a ne kadar yakınız, bunun muhasebesi içinde olmalıyız.
O’na kalben yakın olabilmek, ancak O’nun cemâlî vasıflarıyla ahlâklanabilmemiz ile mümkün.
Hayatlarımızı O’nun rızâsıyla te’lif edebilmek, ancak;
  • O’nun emir ve yasakları etrafındaki gayretlerimizle,
  • Kur’ân-ı Kerîm’e yakınlığımızla,
  • Kur’ân-ı Kerîm’e hizmetlerimizle,
  • Müslümanların derdiyle dertlenmemizle,
  • Gariplerin ve kimsesizlerin duâlarını alabilmemizle,
  • Bütün mahlûkātı kuşatacak şefkat ve merhametimizle,
  • Bilhassa yavrularımızı Kur’ân iklimi ve ahlâkı üzere yetiştirmemizle,
  • Esas tahsilin Kur’ân-ı Kerim tahsili olduğunun şuur ve idrâki ile mümkün…
Bunun için dilimizi şöyle duâ etmeye alıştırmalıyız:
“Yâ Rabbî! Duygularımı ve hislerimi rızân ile te’lîf eyle!..”
Görüldüğü üzere İslâm; sadece namaz, oruç ve hac gibi ibâdetlerden ibaret değildir. Kulluk vazifelerimiz, sadece ferdî, sadece bedenî veya sadece maddî vecîbelerden ibaret değildir.
Kulluk, hayatın her safhasını ihâta eder. Hayatın her noktası hakkında, İslâm’ın bir sözü vardır. Dînimiz mükelleflerin her fiilini; farz, vâcib, sünnet, mubah, haram ve mekruh gibi hükümlerle vasıflandırır. Hiçbir sahayı boş bırakmaz. Hayatın her sahasını mükemmelen tanzim eder.
Bu sebeple;
İslâm, hayatın hiçbir safhasında ve sahasında unutulmamalı ve terk edilmemelidir.
Bilhassa da mânevî yolculukta…
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Haziran, Sayı: 172

19 Mart 2019 Salı



MUHAMMED B. EBİ’L-MEVÂHİB EŞ-ŞÂZELÎ’NİN OKUDUĞU SALAVAT


Muhammed b. Ebi’l-Mevâhib eş-Şâzelî Hazretleri’nin okuduğu rivayet edilen salavatın Arapçası ve anlamı…
Bu salâtı sıdk ve ihlâs üzere okumaya devam eden kimsenin her zaman ve mekânda Rasûlüllah’ın huzurunda olma şerefine ereceği bildirilmiştir. (Nebhânî, Efdal, 38-42)
  • Arapçası:
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى هَذِهِ الحَضْرَةِ النَّبَوِيَّةِ. الْهَادِيَةِ الْمَهْدِيَّةِ الرُسُلِيَّةِ. بِجَمِيعِ صَلَوَاتِكَ التَّامَّاتِ. صَلاَةً تَسْتَغْرِقُ جَمِييعَ الْعُلُومِ بِالْمَعْلُومَاتِ
بَلْ صَلاَةً لاَ نِهَايَةَ لَهَا فِي آمَادِهَاوَلاَ انْقِطَاعَ لإمْدَادِهَا
وَسَلِّمْ كَذَلِكَ عَلٰى هَذَا النَّبِيِّ يَا سَيِّدَنَا يَا رَسُولَ الله أنْتَ الْمَقْصُودُ مِنَ الْوُجُودِ. وَأنْتَ سَيِّدُ كُلِّ وَالِدٍ وَمَوْلُودٍ
وَأنْتَ الْجَوْهَرَةُ الْيَتِيمَةُ الَّتِي دَارَتْ عَلَيْهَا أصْنَافُ الْمُكَوَّنَاتِ. وَأنْتَ النُّورُ الَّذِي مَلأَ إِشْرَاقُهُ الأَرْضِينَ وَالسَّمَوَاتِ
بَرَكَاتُكَ لاَ تُحْصَى. وَمُعْجِزَاتُكَ لاَ يَحُدُّهَا الْعَدَدُ فَتُسْتَقْصَى. الأَحْجَارُ وَوَالأَشْجَارُ سَلَّمَتْ عَلَيْكَ. وَالْحَيَوَانَاتُ الصَّامِتَةُ نَطَقَتْ بَيْنَ يَدَيْكَ
وَالْمَاءُ تَفَجَّرَ وَجَرَى مِنْ بَيْنِ إِصْبَعَيْكَ. وَالْجِذْعُ عِنْدَ فِرَاقِكَ حَنَّ إِلَيْكَ. وَالْبِئْرُ الْمَالِحَةُ حَلَتْ بِتَفْلَةٍ مِنْ بَيْنِ شَفَتَيْكَ
وَ بِبِعْثَتِكَ الْمُبَارَكَةِ أَمِنَّا الْمَسْخَ وَالْخَسْفَ وَالْعَذَابَ. وَبِرَحْمَتِكَ الشَّامِلَةِ شَمِلَتْنَا اْلأَلْطَافَ وَنَرْجُو رَفْعَ الْحِجَابِ يَا طَهُورُ يَا مُطَهَّرُ يَا طَاهِرُ
يَا أوَّلُ يَا آخِرُ يَا بَاطِنُ يَا ظَاهِرُ
شَرِيعَتُكَ مُقَدَّسَةٌ طَاهِرَةٌ. وَمُعْجِزَاتُكَ بَاهِرَةٌ ظَاهِرَةٌ. أنْتَ الأَوَّلُ فِي النِّظَامِ. وَالآخِرُ فِي الْخِتَامِ. وَالْبَاطِنُ بِالأَسْرَارِ. وَالظَّاهِرُ بِالأَنْوَارِ
أنْتَ جَامِعُ الْفَضْلِ وَخَطِيبُ الْوَصْلِ وَإِمَامُ أهْلِ الْكَمَالِ وَصَاحِبُ الْجَمَالِ وَاالْجَلاَلِ وَالْمَخْصُوصُ بِالشَّفَاعَةِ الْعُظْمَى
وَالْمَقَامِ الْمَحْمُودِ الْعَلِيِّ الأَسْمَى وَبِلِوَاءِ الْحَمْدِ الْمَعْقُودِ وَالْكَرَمِ وَالْفُتُوَّةِ وَالْجُودِ
فَيَا سَيِّداً سَادَ الأَسْيَادَ وَيَا سَنَداً اِسْتَنَدَ إِلَيْهِ الْعِبَادُ عَبِيدُ مَوْلَوِيَّتِكَ الْعُصَاةُ يَتَوَسَّلُونَ بِكَ فِي غُفْرَانِ السَّيِّئَاتِ
وَسَتْرِ الْعَوْرَاتِ وَقَضَاءِ الْحَاجَاتِ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا وَعِنْدَ انْقِضَاءِ الأَجَلِ وَبَعْدَ الْمَمَاتِ
يَا رَبَّنَا بِجَاهِهِ عِنْدَكَ تَقَبَّلْ مِنَّا الدَّعَوَاتِ وَارْفَعْ لَنَا الدَّرَجَاتِ وَاقْضِ عَنَّا التَّبَعَاتِ وأَسْكِنَّا أعْلَى الْجَنَّاتِ
وَأبِحْنَا النَّظَرَ إِلَى وَجْهِكَ الْكَرِيمِ فِي حَضَرَاتِ الْمُشَاهَدَاتِ
وَاجْعَلْنَا مَعَهُ مَعَ الَّذِينَ أنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ أهْلِ الْمُعْجِزَاتِ وَأرْبَابِ الْكَرَامَاتِ
وَهَبْ لَنَا الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ مَعَ اللُّطْفِ فِي الْقَضَاءِ آمِينَ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ
الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَا أكْرَمَكَ عَلٰى الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَا خَابَ مَنْ تَوَسَّلَ بِكَ إِلَى الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله أَلْأَمْلاَكُ تَشَفَّعَتْ بِكَ عِنْدَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله أَلْأَنْبِيَاءُ وَالرُّسُلُ مَمْدُودُونَ مِنْ م مَدَدِكَ الَّذِي خُصِصْتَ بِهِ مِنَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله الأَوْلِيَاءُ أنْتَ الَّذِي وَالَيْتَهُمْ فِي عَالَمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ حَتَّى تَوَلاَّهُمُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ سَلَكَ فِي مَحَجَّتِكَ وَقَامَ بِحُجَّتِكَ أيَّدَهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله الْمَخْذُولُ مَنْ أعْرَضَ عَنِ الإِقْتِدَاءِ بِكَ إِيْ وَالله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ أطَاعَكَ فَقَدْ أطَاعَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ عَصَاكَ فَقَدْ عَصَى الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ أتَى لِبَابِكَ مُتَوَسِّلاً قَبِلَهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ حَطَّ رَحْلَ ذُنُوبِهِ فِي عَتَبَاتِكَ غَفَرَ لَهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ دَخَلَ حَرَمَكَ خَائِفاً أَمَّنَهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ لاَذَ بِجَنَابِكَ وَعَلِقَ بِأذْيَالِ جَاهِكَ أعَزَّهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مَنْ أَمَّ لَكَ وَأَمَّلَكَ لَمْ يَخِبْ مِنْ فَضْلِكَ لاَ وَالله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله أَمَّلْنَا لِشَفَاعَتِكَ وَجِوَارِكَ عِنْدَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله تَوَسَّلْنَا بِكَ فِي الْقَبُولِ عَسَى وَلَعَللَّ نَكُونُ مِمَّنْ تَوَلاَّهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله بِكَ نَرْجُو بُلُوغَ الأَمَلِ وَلاَ نَخَافُ الْعَطَشَ حَاشَا وَالله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله مُحِبُّوكَ مِنْ أُمَّتِكَ وَاقِفُونَ بِبَابِكَ يَا أَكْرَمَ خَلْقِ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله قَصَدْنَاكَ وَقَدْ فَارَقْنَا سِوَاكَ يَا رَسُولَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله الْعَرَبُ يَحْمُونَ التَّنْزِيلَ وَيُجِيرُونَ الدَّخِيلَ وَأنْتَ سَيِّدُ الْعَرَبِ وَالْعَجَمِ يَا رَسُولَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله قَدْ نَزَلْنَا بِحَيِّكَ وَاسْتَجَرْنَا بِجَنَابِكَ وَأقْسَمْنَا بِحَيَاتِكَ عَلٰى الله
أنْتَ الْغِيَاثُ وَأنْتَ الْمَلاَذُ فَأغِثْنَا بِجَاهِكَ الْوَجِيهِ الَّذِي لاَ يَرُدُّهُ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا نَبِيَّ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا حَبِيبَ الله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ مَا دَامَتْ دَيْمُومِيَّةُ الله صَلاَةً وَسَلاَماً تَرْضَاهُمَا وَتَرْضَى بِهِمَا عَنَّا يَا سَيِّدَنَا يَا مَوْلاَنَا يَا االله
الصَّلاةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى سَائِرِ الْمَلاَئِكَةِ أجْمَعِينَ
اَللّٰهُمَّ وَارْضَ عَنْ ضَجِيعَيْ نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعَنْ عُثْمَانَ وَعَلِي وَعَنْ بَقِيَّةِ الصَّححَابَةِ أجْمَعِينَ
  • Anlamı:
“Allah’ım! hidâyet eden ve edilen bu peygambere ve nebevi hazretine bütün mükemmel salâtlarınla salât eyle,  öyle ki, salâtın bütün bilinenlerin ilimlerini kuşatsın, hatta bu sonu olmayan, yardımı kesilmeyen bir salât olsun.
Aynı şekilde bu Nebî’ye selâm eyle. Ey Efendimiz!, ey Allah’ın Rasûlü!; varlıktan maksat sensin, sen her doğuran ve doğurulanın efendisisin, yaratılanların etrafında döndüğü tek ve eşsiz cevhersin. Sen aydınlığı yerler, ve gökleri dolduran nûrsun. Bereketlerin sayıya gelmez. Mûcizelerin saymakla bitmez; taşlar ve ağaçlar sana selâm etti, dilsiz hayvalnar de önünde dile geldi, su parmakların arasından fışkırıp aktı, ağaç kütüğü senden ayrılınca seni özledi ve inledi. Suyu tuzlu olan kuyu, dudakların arasından bıraktığın ıslaklıkla tatlı oldu. Senin mübârek gönderilişin ile azaptan, şekil değişikliğinden, yer batmasından emin olduk. Kuşatıcı rahmetinle, ihsânlar bizi kuşattı. Perdenin kaldırılmasını dileriz ey Mutahhar, Tâhir, Evvel, Âhir, Bâtın ve Zâhir olan.
Senin şerîatın mukaddes ve tâhirdir. Mucizelerin parlak, âşikârdır. Sen nizâmda evvelsin, hitâmda âhirsin, sırlarda bâtın, nurlarda zâhirsin.
Sen, fazîleti toplayansın, vuslatın muhâtabısın, kemâl ehlinin imâmısın, cemâl ve celâl sahibisin, şefâat-i uzmâya ve çok yüce olan makâm-ı mahmûda, hamd sancağına, kereme, güce, şerefe sahipsin.
Ey efendilere efendilik eden efendi!, kulların dayandığı dayanak! onlar dünyâda, ecel anında ve ölümden sonra günahlarının affı için, kusurlarının örtülmesi için, ihtiyaçlarının karşılanması için seni vesîle kıldılar.
Ey Rabbimiz! onun hakkı için dualarımızı kabu eyle, derecelerimizi âlî eyle, yorgunluklarımızı gider, yüce cennetlere yerleştir, müşâhede yerlerinde yüce Celâl’ini seyretmeyi nasib eyle. Bizi Efendimiz ile, kendilerine nimet verdiğin nebîler, sıddîkler, mûcize ve kerâmet sahipleri ile beraber eyle. Kaza anında lutfunla affı, afiyeti, ihsân eyle. Kabul buyur ey âlemlerin Rabbi!
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Allah katında ne şereflisin.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a seni vesîle kılan, eli boş dönmez.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Allah katında melekler, seninle şefâat dilediler.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’tan sana tahsis edilen yardımlardan, nebî ve rasûller müstefid oldular.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ın, gayb ve şehâdet âleminde kabul ettiği velîleri, sen velî ettin.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kim senin yoluna girer, delillerini kabul ederse, Allah onu destekler.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Rüsvay olan, sana uymayı terk edendir.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Sana itâat eden Allah’a itâat etmiştir.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Sana âsî olan Allah’a âsî olmuştur.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kapına tevessül ederek geleni, Allah kabul eder.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kim günah yükünü eşiğinde terke derse, Allah onu affeder.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kim korkup da haremine girerse, Allah onu güvende kılar.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kim cenâbına sığınırsa, eteklerine yapışırsa, Allah onu azîz eder.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kim sana yönelir ve ümit ederse, hayır vallâhi boş dönmez.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Allah katında komşuluğuna ve şefaatine umit ettik.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Kabul için seni vesile kıldık. Umulur ki Allah’ın kabul ettiklerinden oluruz.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Hedefe ulaşmayı seninle umit ederiz. Hâşâ, vallâhi susuz kalmaktan korkmayız.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! ümmetinden seni sevenler kapında beklerler. Ey Allah’ın mahlûkunun en şereflisi.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Sana yöneldik. Başkasından uzaklaştık. Ey Allah’ın Rasûlü!
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Araplar kendilerine geleni himâye ederler, sığınanı korurlar. Sen Arap olan ve olmayanın efendisisin. Ey Allah’ın Rasûlü!
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü! Mahallende konakladık, cenâbına sığındık, hayatın için Allah’a yemin ettik. Sen yardım edensin. Sen koruyansın. Allah katında makbul, Allah’ın çevirmediği nâmınla bize yardım eyle.
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Rasûlü!
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Nebîsi!
Salât ve selâm üzerine olsun, Ey Allah’ın Sevgilisi!
Salât ve selâm üzerine olsun, Allah’ın dâimiyeti kadar. Râzı olduğun ve kabul ettiğin şekilde salât ve selâm olsun ey Mevlâmız, ey Allah’ımız!
Salât ve selâm, nebîlerin, rasûllerin, tüm meleklerin üzerine olsun.
Allah’ım! nebîmiz Muhammed’in yanında yatan Ebû Bekir ve Ömer’den, Osman, Ali ve bütün diğer sahabilerdenn râzı ol.” (Nebhânî, Efdal, 38-42)
Kaynak: Yrd. Doç Dr. Veysel Akkaya, Kalplere Şifa Salavat ve Dualar, Erkam Yayınları