8 Ocak 2020 Çarşamba

Allah (cc) ve Hz. Muhammed (asv) çocuklara nasıl değer verir?




"Hz. Peygamber'in üstün nitelikleri, merhameti, sevgi ve şefkati, gayri müslimlerin de çocukları dâhil olmak üzere bütün çocukları kucaklamıştır. O, engin tevazusuyla çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş hal hatırlarını sormuş, bu arada kusurlarını hoş karşılamış, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmişti. Aynı şekilde gayrı müslimlerin çocukları da Hz. Peygamber'in şefkat deryasında nasiplerini almışlardır. Hz. Peygamber, savaşlarda çocukların öldürülmesini, esirler içinde bulunan anne ile çocuklar birbirlerinden ayrılmalarını yasaklamış, gayri müslimierin de çocukların hastalandıklarında onları ziyaret etmişti.
Hz. Peygamber'in ailesindeki çocuklarla ilgilendiği konuları ihtiva eden hadislerden de bir Müslüman ailenin çocukları olduğunda neler yapması gerektiğini öğrenebiliriz. "Hz. Peygamber'in yakın çevresindeki çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, olara isim takar önceden kötü isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ, torunu Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. Oğlu İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise sahâbesine şöyle açıklamıştı:

"Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam İbrahim'in ismini koydum." (Bilindiği gibi Hz. Muhammed, Hz. İbrahim'in soyundandır.)"

"Hz. Peygamber, torunlarını evde bazen sırtına, bazen kucağına alıp eğlendirirdi. Hatta bazen Hz. Peygamber, câmide namaz kıldırıyorken bile çocuklar omuzunda veya sırtındadır. Bir gün Hz. Peygamber, zekât dağıtırken torunu Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omuzuna almıştı."
"Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuk ve torunlarının maddî ve mânevi eğitimiyle de ilgilenir, onlara, dünya ve ahîret mutluluklarını sağlamaya yönelik irşadlarda bulundu. Hz. Peygamber'in çocuklarını irşadlarında namaz ve zühd üzerinde çok durduğu görülmektedir. O (s.a.v.) sabah namazına çıkarken Hz. Fâtıma'nın kapısına uğrayıp namaza kaldırırdı."
ÎSLÂMIN ÇOCUKLARA VERDÎĞÎ DEĞER
Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir topluma (1) peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.) kız olsun, erkek olsun, bütün çocuklara eşit muamele ve sevgi göstermeyi emrediyordu, İslâm nazarında insan,"ahsen-i takvim" (en güzel bir yaratılış)üzere yaratılmış (2) ve mahlûkatın en şereflisi olarak kabul edilmiştir. (3) İnsan yavrusu olan çocuğun da bu özelliklere sahip olacağı gayet tabiîdir. Nitekim gerek Kur'ân-ı Kerîm, gerekse Hadis-i Şeriflerde, çocuğun değerinden bahseden ifadelere sık sık rastlamak mümkündür.
İslâm, Kur'ân'ın ifadesiyle çocukların, dünya hayatının bir süsü olduğunu  (4) bildirirken; Hz. Peygamberin diliyle de sâlih  evladı, kişinin ölümünden sonra, sevabını devam ettirecek bir hayır kaynağı olarak nitelendirmektedir. (5) Kur'ân'daki pek çok âyetin bizzat çocuklardan ve çocuklarla ilgili hükümlerden bahsetmesi, Hz. Peygamberin çocuklarla ilgili pek çok hadisi; ve nitekim Hz. Ömer'in (r.a.) çocuklara bulûğ çağına kadar 100 dirhem nafaka bağlaması (6) çocuğun Islâmdaki yerinin ve değerinin ifadeleridir.

1. Kur'ân Ayetlerinde Çocuğun Değeri

Kur'ân-ı Kerîm, anne babaların evlatlarına karşı yaratılıştan ve içten gelen bir sevgi ve şefkat beslediklerini ifade etmektedir. Bu durum bazı ayetlerde çocuk kelimesi yerine, gözbebeği manasına gelen "kurratu ayn"tabirinin kullanılmasından anlaşıldığı gibi (7); Hz. Yusuf'un (a.s.) kaybolması karşısında, Hz. Yakub'un (a.s.) ona karşı duyduğu şefkat ve hasretten dolayı, gözlerinin kör olmasına sebep olan ağlayış ve ızdıraplarını dile getiren ayetlerden de (8) anlaşılabilir.
Küçük bir bebek iken Nil nehrine atılmak zorunda kalan Hz. Musa'nın (as.) annesinin durumunu anlatan âyetler de (9), annenin çocuğa karşı duyduğu derin sevgi ve şefkatin etkileyici ifadeleridir.
Dünyada hoşa giden her çeşit güzellikten toplandığı yer olan ahiret ve cennet hayatında da çocukların varlığından bahsedilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm üç ayrı sûrede, "saçılmış inciler"ebenzetilen cennet çocuklarından bahsetmektedir.10
Kur'ân'da çocuğun insanlara sevimli gösterildiğinden bahsedilmiş (11), ancak müminlerin dikkatli olmaları gereği hatırlatılarak, mal ve çoluk-çocuğun, onlan Allah'ı anmaktan alıkoymaması emredilmiştir.(12) Bir ayette ise, mal ve çocuklar bir fitne (imtihan vasıtası) olarak nitelendirilerek, gerçek mükâfatın Allah katında olduğuna dikkat çekilmiştir. (13)
Kur'ân'da direkt olarak çocuklardan bahseden ayetlerin sayısı 297'dir. Ancak çeşitli yönlerden çocukla alâkalı ayetlerin sayısı 342'yi bulmaktadır. (14) Öte yandan çocukla ilgili en önemli kavramlardan biri olan terbiye (eğitim) fiilinden bahseden "Rabb" kelimesi ise, Kur'ân'da Allah isminden sonra en çok zikredilen bir kelime olup (15) 965 defa anılmıştır. (16)
Konumuz açısından Kur'ân'a bakıldığında, çeşitli âyetlerde yer alan baba-oğul ilişkilerinin tümünde, babanın oğula hitap tarzının her zaman şefkat ve merhamet ifadesi olan"Yavrucuğum, Oğulcuğum" şeklinde olduğu görülecektir. (17)

"Lokman, oğluna öğüt vererek O "Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük bir zulümdür" demişti. ... "Ey oğulcuğum! İşlediğin şey bir hardal tanesi olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Latîf’tir, her şeyden haberdârdır... Ey oğulcuğum! Namazı kıl, iyiliği emredip, kötülüğü önle, başına gelen şeye sabret; doğrusu bunlar azmedilmeğe, değer işlerdir." (Lokman, 31/16-19)

Diğer kutsal kitaplarda (Tevrat, İncil) rastlanmayan (*) bu hitap tarzının, İslâm'ın kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok ayetlerinde yer alması dikkate değer bir konudur. Gerçekten, baba-evlât ilişkilerinde sevgi ve şefkat yüklü bu ifadelerin Kur'ân ayetleri aracılığı ile insanlara duyurulması bile-İs-lâm'ın çocuklara verdiği değeri belirtmesi bakımından-yeterlidir kanaatindeyiz.

2. Hz. Peygamber'in Sünnetinde Çocuğun Değeri

"Âlemlere rahmet olarak gönderilen"(18) Hz. Muhammed (s.a.v.), ilk önce kız-erkek ayırımını ortadan kaldırmış ve çocuklar arasıda eşit davranılmasını emretmişti. (19) Aynı şekilde çocuklara beddua etmeyi yasaklamış, (20)

"Küçüklerimize şefkat göstermeyen bizden değildir."(21)

buyurarak, çocuklara karşı sevgi ve şefkat göstermeyi manevî müeyyidelerle topluma kabul ettirmiş ve bunda da oldukça  başarılı olmuştu. Bu başarıda, Hz. Peygamberin bizzat kendi hayatında çocuklara karşı gösterdiği sevgi ve ilginin rolü büyüktür. O'nun çocuklara karşı şefkat ve merhametinin çeşitli misallerini aktarmak yerinde olur.

Hz. Peygamberi (s.a.v.), "çocuklarına ve ailesine karşı insanların en şefkatlisi" olarak vasıflandıran Hz. Enes (r.a.), şöyle demektedir:

"Ailesine karşı Ondan daha şefkatli olan hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in, Medine'nin kenar mahallelerinde oturan süt annesi vardı. Süt annenin kocası demircilik yapmaktaydı. Beraberinde biz de olduğumuz halde Hz. Peygamber, oraya çocuğu görmek için giderdi. Varınca, duman dolu eve girer, çocuğu kucağına alarak koklar ve öper, bir süre sonra dönerdi." (22)

Henüz süt emme çağında iken vefat eden İbrahim'in ölüm ânını konu alan bir hadiste ise, Hz. Peygamber'in can vermekte olan oğlunu kucağına alıp öptüğü, bu sırada gözlerinden yaşlar boşandığı bildirilmekte ve bu durumu gören Abdurrahman b. Avf'ın (r.a.), "Siz de mi ağlıyorsunuz, Yâ Rasûlallah?!."demesi üzerine,

"Bu ağlayış rahmet ve merhamettendir. Göz ağlar, kalp mahzun olur, fakat biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağı şeyi söyleriz. İbrahim! Senden ayrıldığımız içen gerçekten mahzunuz." 

cevabını verdiği, rivayet edilmektedir. (23) Yine buna benzer bir olayda, kucağında can vermekte olan çocuğa bakınca dayanamamış ve gözleri yaşla dolmuştu. O'nun ağladığını görenler, "Bu nedir Yâ Resûlallah?" diye sorunca,

"Bu, Allah'ın, kullarının kalplerine yerleştirdiği bir rahmet ve merhamettir. Allah, kullan arasında ancak merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder." (24) buyurmuştu.

Hz. Peygamber'in çocukları öptüğünü gören bir bedevi, bunu yadırgamış ve "Demek siz çocukları öpüyorsunuz ha!.. Halbuki biz onları hiç öpmeyiz!" demekten kendini alamamıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

"Şayet senin kalbinden Allah merhameti söküp almışsa, ben ne yapabilirim."(25)

buyurarak, çocuk sevgisinden yoksun bir kalpte merhametin de bulunamayacağını ifade etmişti.
Hadis kitaplarında daha pek çok örneğini bulabileceğimiz, şefkat ve merhameti bu dereceye varan Hz. Peygamber'in çocuklara olan sevgisini çeşitli yönleriyle görmek mümkündür. Zaman zaman torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i (r.a.) bağrına basarak öpen ve onlar için dua eden (26) Hz. Peygamber, bu sevgi ve şefkati diğer çocuklara da göstermekteydi. Çocukluğunun büyük bölümünü Hz. Peygamber'in torunlarıyla birlikte geçiren ve yıllar sonra İslâm ordusunun komutanlık görevini üstlenen Üsâme b. Zeyd (r.a.), Hz. Peygamber'in bir dizine kendisini, diğer dizine de torunu Hasan'ı oturttuğunu, sonra ikisini de bağrına basarak,

"Ey Rabbim, bunlara merhamet et; çünkü ben de bunlara karşı merhametliyim."

diyerek dua ettiğini rivayet etmektedir. (27) Yusuf b. Abdullah (r.a.) adındaki sahabi de, "Hz. Peygamber beni kucağına oturttu, başımı okşadı ve bana Yusuf ismini verdi." demektedir. (28) Aşağıdaki hadis ise daha ilgi çekicidir. Hz. Enes anlatıyor:
"Yahudilerden bir çocuk hastalanmıştı. Nebî (s.a.v.) onu ziyarete gitti. Başucunda oturarak ona, 'Müslüman ol! 'dedi. Bunun üzerine çocuk, yanındaki babasına baktı; babası, 'Ebu'l-Kâsım'a itaat et.' deyince, çocuk Müslüman oldu. Sonra Nebî (s.a.v.), 
'Benim vasıtam ile onu cehennemden kurtaran Allah'a hamd olsun.' diyerek kalktı. (29)

Çocuklara ikramı ve onların terbiyelerini güzelleştirmeyi emreden (30) Hz. Peygamber (s.a.v.), insanlara emrettiklerini kendi hayatında da tatbik etmekteydi. Maddî ikramı "yılın ilk turfanda meyvesini huzurunda bulunanların en küçüğüne vermekle" (31) yaparken; manevî ikramı da çeşitli şakalaşmalar, hâl-hatır sormalar ile yerine getirirdi. Bazen kendi torunlarını (32) bazen de başka çocukları (33) omuzunda taşıyarak, onları sevindiren Hz. Peygamber'in, onlarla şakalaşması da dikkate değerdir. Mahmûd b. Rebî' (r.a.) adlı sahabi, kendisi beş yaşlarında iken Hz. Peygamber'in, bir kovadan ağzına su alarak yüzüne püskürttüğünü rivayet etmekte ve yıllar geçmesine rağmen yüzünün hiç ihtiyarlamadığını, övünerek ifade etmektedir. (34) Hz. Enes ise, "Resûlullah (s.a.v.) bizlerle şakalaşır, hatta küçük kardeşime, Ey Ebû Umeyr, küçük kuşun ne oldu' diye latife eder, takılırdı." (35) demektedir.

Manevî ikram kabilinden zikredeceğimiz şu hadise ise, Hz. Peygamber'in çocuklara karşı hoşgörülü oluşunun en güzel örneklerinden biridir. "Çocuğun küçüklüğündeki yaramazlığını, büyüdüğü zaman aklının çok olacağına bir alâmet olarak"(36) kabul eden Hz. Peygamber, yaramazlık yapan çocuklara hemen müdahale etmemeyi emretmiştir. (37) Bir defasında, Ensar'dan birisinin sahibi bulunduğu hurma ağaçlarını taşlayan küçük yaramaz Rafı' b. Amr'ı, bahçe sahibi yakalayıp Hz. Peygamber'in huzuruna getirmişti. "Yavrucuğum, ağaçlan niçin taşlıyorsun."diye soran Hz. Peygamber'e Rafı', "Aç idim yâ Rasûlallah, karnımı doyurmak için taşladım." cevabını verince, "Bir daha ağaçlan taşlama yavrum, altına düşenleri alıp ye!" buyurmuş, sonra da Rafı'in başını okşayarak, "Allah'ım, bu yavrunun karnını doyur." diyerek duada bulunmuştu. (38)
Öte yandan rivayetler, Hz. Peygamber'in, torunu Ümâme sırtında olduğu halde mescide girdiğini, namaz kılarken rükûa gittiğinde onu yere bırakıp, kalkınca da kaldırdığını (39); yine namaz kılarken, secdede Hasan ve Hüseyin'in, Hz. Peygamber'in sırtına çıktığını ve onlar düşmesin diye secdesini uzattığını (40), ayağa kalkınca düşmemeleri için eliyle tuttuğunu (41) hatta hutbede iken bile minberden inerek torunu Hasan'ı kucakladığını (42) ve yanına aldığını haber vermektedir. Annesinin çocuğuna karşı şefkatini tam manasıyla takdir eden Hz. Peygamber,

"Uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine sıkıntı vermesin diye kısa keserim" buyurmaktadır.(43)

Bizzat ayet ile huşu' emredildiği gibi (44) Hz. Peygamber de namazın huşu içinde kılınması, başka şeyle meşgul olunmaması için çeşitli uyanlarda bulunmuştur. (45) Buna karşılık, Hz. Peygamber'in namazda çocuklarla meşguliyetinden bahseden rivayetler, onlara gösterilmesi gereken müsamaha ve anlayışın hudutsuzluğunu ifade etmektedir. Aynca, Hasan, Hüseyin, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Zübeyr gibi henüz bulûğ çağına gelmemiş çocukların bîatlarını kabul etmesi de (46) çocuklara verdiği değerin bir diğer örneğidir.
Dipnotlar:
1- "Aralarında birine bir kız olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenme­ ye çalışır, onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar." (Nahl, 16/58, 59.)
2- "And olsun ki, biz insanı en güzel şekilde yarattık." (Tîn, 95/4.)
3- "And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık." (Isrâ, 17/70.)
4- Kehf, 18/46.
5- Müsned, V, 269.
6- San'anî, Musannef, V.311.
7- Furkân, 25/4; Kasas, 28/9
8- Yûsuf, 12/84-86.
9- Tâhâ, 20/40; Kasas, 28/10-11.
10- İnsan, 76/19; Vakıa, 56/17; Tür, 52/24.
11- Âl-i İmrân,3/14.
12- Münâfıkûn, 63/9.
13- Teğâbun, 64/15; Bu ayetteki "fitne", İbn Kesîr'e göre imtihan ve sınama aracı demektir. Kul bunlarla imtihan edilerek, Allah'a âsi veya âbid olduğu bilinmiş olur. bk. İbn Kesîr, Tefsîru Kur'âni'l-Azîm, Kahire, ıs. IV, 376.
14- Geniş bilgi için bk. Canan, Allahın Çocuklara Bahşettiği Haklar, s. 17-20.
15- M. Fuad  Abdulbâki, Mu'cemu'l-Müfehres. ist. ts., "Rabb " mad.
16- Nevzat Ayasbeyoğlu, İslâmiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, İst. 1968, s.16.
17- Bu âyetlerin tamamında "Büneyye" kelimesi geçmekledir ki, bunun Tüıkçemizdeki tam karşılığı "Oğulcuğum" demektir. Ancak dilimizde şefkat ve sevgi ile hitap tarzının kız erkek ayırımı olmaksızın, daha ziyade "Yavru­cuğum" kelimesiyle ifade edildiğini belirtmek isteriz. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de hem babanın evlâdına, hem de evlâdın babaya karşı hitap şekille­rini gösteren âyetler şunlardır: "Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları gö­türürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış oğluna "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kâfirlerle birlik olma" diye seslendi." (Hûd, 11/42). Babası (Hz. Ya'kûb, oğlu Hz. Yûsufa) şunları söyledi: "Oğulcuğum! Rüyanı kardeşle­rine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar, zira şeytan insanın apaçık düşma­nıdır." Yusuf, 12/5.
18- "Ey Muhammed! Biz Seni âlemlere ancak bir "rahmet" olarak gönderdik."Enbiyâ, 21/107.
19- Müslim, Hibât, 13.
20- Müslim, Birr, 87.
21- El-Hâkim, Müstedrek ala's-Sahîhayn, Beyrut, ts. î, 62.
22- Buhârî, Edeb, 18.; Müslim, Fedâil, 63; el-Hâkim, Müstedrek ala's-Sahîhayn, IV, 40.
23- Buhârî, Cenâiz, 44.
24- Zebîdî, Tecrid-i Sarih, IV, 376.
25- Buhârî, Edeb, 18.; Müslim, Fedâil, 65.
26- Tirmizı, Menâkıb, 31.
27- Buhârî, Edeb, 22.
28- El-Cüâm, Fadlullahis-Samed fî tavdîhi'l-Edebi'l-Müfred, Kahire, 13 88,1,461.
29- Ebû Dâvud, Cenâiz, 5. Buhârî, Cenâiz, 79.
30- Ibn Mâce, Edeb, 3.
31- Muvatta', Medine, 2; Heysemî, Mecmauz-Zevâid, Beyrut, 1967, V, 39.
32- Tirmizî, Menâkıb, 50.
33- El-Hâkim, Müstedrek ala's-Sahîhayn, m, 555-56.
34- Buhâri, Diim, 18, Daavât, 31.
35- Buhâri, Edeb, 81; Ibn Mâce, Edeb, 24.
36- Münâvî, IV,310.
37- Bugünün Pedagogları da fazla usluluğu bir hastalık olarak kabul etmekte­dirler, bk. Jacquin, s. 38.
38- îbn Mâce, Ticârât, 67.
39- Buhâri, Salât, 106; Muvatta, Sefer, 81.
40- Heysemî, age, 182.
41- Müslim, Mesâcid, 42.
42- Buhâri, Fiten, 20; Tirmizî, Menâkıb, 31.
43- Buhâri, Ezan, 65.
44- Mü'minûn, 23/l-2.
45- Buhâri, Ezan, 88; İbn Mâce, İkâmet, 68.
46- Heysemî, VI>40., IX, 285.
(Prof. Dr. M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allahı Nasıl Anlatalım)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Peygamberimiz çocuklara nasıl davranırdı?






Mükemmel bir insan ve rehber olan Peygamber Efendimiz'in (asm) çocuklarla iletişimi


Cocuk cennet kokusudur buyurmuş Peygamberimiz (asm). Torunlarına ‘reyhanlarım’ diyordu bu yüzden. Reyhan; çok güzel koku veren görünümü iç açıcı ama bakımı çok fazla gayret isteyen bir çiçektir. Peygamber efendimiz, o çiçekleri büyütmekle vazifeli anne ve babalara çiçekler için tavsiyede bulunuyor:
“Çocuklarınıza iyi davranın onları iyi terbiye edin”
Peygamberimiz bir gün namaz kılıyordu. Secdede çok uzun kaldı. Vahiy mi geldi diye Sahabeler merak etti. Peygamberimiz namazı bitirdi. Secdede niçin uzun kaldığını merak eden sahabelere meraklarını giderici şu açıklamayı yaptı: “Oğullarım sırtıma binmiştiler ya, acele edip oyunlarını bozmak istemedim” Bizler ise, yaramazlık yaparlar diye, çocukları özellikle camiye götürmeyiz. Çocukla beraber oyun oynarken, çocuk için en güzel bir anda onu orada bırakıp; “namaza gidiyorum” deriz. Hâlbuki peygamberimiz, Umame omzundayken namaza başlar secdeye gittiğinde çocuğu indirir, kalktığı zaman tekrar omzuna alırdı.
Çocuklar her duyduklarını kaydederler
Peygamberimiz bir çocuğun elinden tutunca o bırakıncaya kadar elini çekmezdi. En büyük dikkatsizliklerimizden birisi budur. Oyun anında işitmez, görmez, anlamaz sanırız onları. Hâlbuki çocukların alıcılarının en çok açık olduğu andır oyun anları. Yapmalarını istediğimiz şeyleri o anlarında söyleyebiliriz. Onların hemen kabullenmelerini ve farkına varmadan şartlanmalarını sağlar oyun anları, fakat bu çok önemli anları biz oyundadır duymaz diyerek çocukların duymaması gereken konuları onların belleklerine işleyerek geçiririz. Misafirliklerde çocuklar bir köşede oynarken, annelerinin konuştukları her şeyi kafalarına kaydederler.
Hz. Aişe validemiz oyun oynarken vahiy gelmiş ve vahyi ezberlemiştir.
Efendimizin çocuklarla iletişimi ve çocuklara yaklaşım tarzı
Eğitimi âlemlerin Rabbi tarafından yapılmış bir sevgi peygamberidir O. Tüm insanlığa kusursuz bir örnek olarak gönderilmiş rahmet peygamberidir. Onun çocuklara karşı davranışı rabbimizin istediği şekildedir. Çocuk eğitimin çok önemli olduğu bilen Müminler olarak, çocuklara nasıl davranmamız gerektiğini yalnızca ona bakarak öğrenebiliriz. O nasıl davrandıysa aynı şekilde davranarak hem aile içi huzura hem de toplumsal huzura ulaşmamız mümkün. Çünkü O’nun hayatının her karesinde, hem dünya hem de ahiret hayatının mutluluğu gizlidir.
Çocukların hayatındaki ilkler önemlidir
Peygamberimiz çocukların hayatlarındaki ilk’lere dikkat ederdi. Bu ilklerden birisi de çocuğun midesine inen ilk gıdaydı.  Peygamberimiz, Enes’in annesinden Enes’i doğurduğunda çocuğa süt verilmeden kendisine haber verilmesini istemişti. Enes doğar doğmaz Efendimizin yanına getirildi. Peygamberimiz de bebeğin ağzının içini iyi cins bir hurma ile ovdu yani tahnik etti.
Peygamberimiz diğer önem verdiği ilklerden birisi de çocukların ilk duyduklarıydı.
“Kimin bir çocuğu olur da sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okursa, ona Ümmi Sübyan (bir tür çocuk hastalığı) zarar vermez” 
Çocuk ne yaparsa yapsın dövülemez
Peygamberimiz küçük çocukları dövmeyi yasaklamıştı. Hz. Enes, on yıla yakın bir süre peygamberimizin yanında kaldı. Peygamber Efendimiz bu süre içinde kendisine bir defa bile kızmadı. On veya on üç yaşından önce çocuk ne yaparsa yapsın dövülemezdi.
Efendimiz; “Toprak çocukların ilkbaharıdır” buyurmuştur. Toprak, insandaki negatif enerjiyi çektiğinden toprakla oyun çocukların rahatlamasını sağlar.
Çocuğa ilk öğretilecek bilgi; Nahl suresinin 78. ayetidir
Çocuğa ilk kelam olarak öğretilmesini istediği şey Nahl suresinin 78. ayeti idi.
Meali: “Allah sizi, analarınızın karnından siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi”

Sahabe; yeni doğan çocukları için sofra kurardı
Peygamberimiz, elini yeni doğan bebeğin başına koyarak dua ederdi. Çocuğun doğumundan sonra ziyafet vermek bu duanın toplu yapılması için olduğundan sahabeler yeni doğan bebekler için ziyafet yemeği vermeyi önemserlerdi. Peygamberimiz sayıların ve günlerin batıllığını bize bildirmekle beraber, çocuğun hayatında bazı günlerde ve yıllarda bir takım olayların başlatılmasını uygun bulur. Çocuğun önemli günlerinden biri de, çocuğun eğitimin başladığı gündür. Bu yaş dört yaşını 4 ay 4 gün gecedir. Peygamberimiz kendisine bir çocuğun doğum haberi ulaştırıldığında bizim sorduklarımıza benzemeyen bir soru sorardı: “Yaratılışı tam mı?” Tam cevabını alınca da onu eksiksiz gönderen Rabbine şükrederdi. 
Efendimiz çocuklara hayır demezdi
Hz. Hasan ve Hüseyin, bir gün peygamberimize gelerek, Efendimizin kendilerine bir deve almasını istediler. Peygamberimiz o anda çocuklara deve alacak durumda değildi. Torunlarını üzmeden deveyi unutturacak bir çözüm yolu buldu. Küçük torunlarının önüne çökerek onlara seslendi; “Haydi binin bundan daha iyi deve mi olur” Çocuklar büyük bir sevinçle dedelerinin sırtlarına binmişler ve deveyi unutmuşlardı. Çocukların bu tarz istekleri karşısında bizler tarafından söylenen sözler hep aynıdır; Paramız yok, ileride alırız, daha sonra vs. Bu sözler, çocuklara parayı önemsetir ve onları fakirlik psikolojisine sokar. Eğer bunu fark edemez isek çocuklarımız, büyüdüklerinde paraya tapar hale gelirler.
“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın”
Efendimiz; “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” buyurmuştur. Peygamberimizin göbeği üzerine akıtan torununu almak isteyen Ebu Leyla bin Abdurrahman’a Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Oğlumu bırakın hacetini tamamlayıncaya kadar onu korkutmayın”
Asla çocukları çocuk yerine koymayın!
Peygamber Efendimiz çocuklarla karşılaştığında büyükler gibi selam verirdi. Onlarla sır paylaşırdı. Çocuklara değer verir en yorgun olduğu zamanlarda bile onları incitmezdi. Ayrıca, Peygamberimize göre çocuklar büyükleri rahatsız etmez, büyükler çocukları rahatsız eder. Hasta çocuk ziyaretinde bizler çocuklarla ilgilenmekten çok anne ve babayla konuşmakla meşgul oluruz. Oysa peygamberimiz çocuklarla meşgul oluyor, onlarla konuşuyordu.
Milli Gazete



1 Ocak 2020 Çarşamba

Üftade Muhammed Muhyiddin Efendi Hazretleri



Celvetiyye tarikatının zamanında ay gibi parlak halindeki inkişafına se­bep olmuş pek büyük bir veli olup, Bursalıdır. Çalışmalarını, metodunu ve ta­rikat hallerini gösteren sözleri ve hatıraları, büyük halifesi Aziz Mahmud Hüdayi tarafından "Vakıât" adı altında toplanmıştır. Bu eser, hazretin derecesi­ne şahittir. Bu kıymetli eser Arapça'dır. Bir nüshası Bursa Ulu Cami Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Bir nüshası Beyazıt Camii içindeki kütüphanede, bir di­ğer nüshası da Aziz Mahmud Hüdayi Dergâhı’nda, bir başka nüshası da Üskü­dar Atlamataşı Kütüphanesi'ndedir. Bu eserin bazı bölümleri Türkçe'ye tercü­me edilmiştir. Ayrıca ilahilerini bir arada toplayan Divan'ı ve bir de "Hutbe Mecmuası" vardır. "Nurullah-i Müzcia" terkibinin delalet ettiği 988 (m.1580) yılında vefat etmiştir. Kabri, Hisar içinde, Yerkapı (Bab-ı Zemin) mahallesinde, kendi adına yaptırılan caminin yanındaki türbesindedir. Mürşidi olup, Bursa'da Üçkızlar altında defnedilmiş bulunan Hızır Dede Hazretleri'nin vefatından sonra, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretle­ri'nin ruhaniyetlerinden feyiz aldığı "Vakıât" adlı eserinin içeriğinden anlaşıl­maktadır. Ulu Cami hakkında söylemiş olduğu:
Yâ Câmi'ul Kebir veya mecmaü'l-Kibâr,
Tuba li men yezûrüke fil leyli ven nehâr.
Şeklindeki anlamlı beyti, yazı sanatı bakımından Ulu mabedi süsleyen levhalar arasında görülmektedir. Yüksek irfanının delili olan:
"Yine düş oldu gönül yârin cemâl-i şem'ine."
Bir başka mısrası:
“Aslını bilen kişi itmez bu illerde karar”
mısraları ile başlayan ilahileri, Şeyh Ali Örfî Hazretleri tarafından şerholunmuştur. Bir başka deyişi:
Ehl-i irfan dediler ''Sen çıkmayınca aradan,
Bilemessin kimdir kendûyi pünhan eyleyen."
Sen çıkınca aradan.
Kalır seni yaratan.
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri tarafından Üftade Hazretleri için yazı­lan ve sandukasının üzerinde asılı bulunan manzume de aşağıdadır:
Bağ-ı aşkın andelîbi Hazret-i Üftâde'dir.
Dertli âşıklar tabibi Hazret-i Üftâde'dir.
Vâsıl-ı Kâmil odur. Tevhîd-i Zât’a şüphesiz,
Dost ilinin rehnüması Hazret-i Üftâde'dir.
Evliyanın ruhundan istimdad erişir matlube,
Halleden her müşküâtı Hazret-i Üftâde'dir.
Mürşid-i âlî dilersen, damen-i pâkini tut.
Gösteren rah-ı Hûda'yı Hazret-i Üftâde'dir.
Sıdkıle kul ol Hüdâyî eşiğinde daima.
Bil hakikat Kutbü'l-Aktab Hazret-i Üftâde'dir.
Muhammed Üftade Hazretleri, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı güler yüzlü olan bir kimse idi. Görünüşü ile etrafında bulunanlara güven telkin eder, herkesin takdirine mazhar olurdu. Kur'an-ı Kerim okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş gibi bir hal müşahede edilirdi. Kimsenin kalbini kırmaz, kalp kırma korkusuyla kendine haka­ret edenlere bile hiç karşılık vermezdi. Camiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibadet ederdi. Bazı geceler camiden evine giderken, ıssız sokaklardan bir sarhoşa rast­larsa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardım ettiği için. Bursalılar onu çok severdi. Hakkında anlatılan hayli menkıbe vardır. Onlardan bir örnek aşağıdadır: "Üftade Hazretleri, dergâhta talebelere ders verdiği zamanlarda, bir gece rüyasında Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri'ni gördü. Mevlana Hazretleri ona şöyle buyurdu: "Talebelerinize bizim Mesnevî'den de okutunuz!" Üftade Hazretleri: "Ben Farsça bilmiyorum" deyince, Mevlana Hazretleri: "Sen derse başla bir kere. Allahü Teala sana yardım eder" buyurdu. Erte­si sabah hiç Farsça bilmediği halde, kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mes­nevî'den vaaz ve nasihatle bulunmaya başladı." Bir başka menkıbesi de şöyle anlatılır: "Bir ikindi vaktinde, Muhammed Üftade Hazretleri'nin yanına yaşlı bir kimse geldi. "Efendim, bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Görevlerimizi ifa ettikten sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra, kendim çıkıp geldim. Eğer onları buraya getir­mek mümkünse, getirmenizi istirham edecektim" diye yalvardı. Üftade Haz­retleri de: "Sağlığımızda kimseye söylemezsen getirelim" buyurdu. Hacı da söyle­meyeceğine söz verince, Üftade Hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çe­virdikten sonra: "Şimdi bakınız! Kâbe-i Muazzama'nın yanında namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?" buyurdu. Hacı hayretle bu kadar uzakta bulunan Kâbe'nin yanındaki aile fertlerini gördü. Üftade Hazretleri, na­maz kılan o kimselere dönerek: "Çocuklar, annenizle birlikte Harem-i Şerif dı­şındaki deveye binip acele geliniz!" buyurdu. Aile fertleri namazlarını bitirir bitirmez hepsi birden dışarı çıktılar. Dışarıda bir devenin kendilerini beklediği­ni gördüler. Üçü birden deveyi Bursa'ya doğru sürdüler. Devenin her adımı gözün görebildiği ufaklığı kapatıyordu. Kısa bir zaman sonra deve, üzerindekilerle birlikte yanlarına geldi. Üftade Hazretleri deveye bir şeyler söyleyince, birden gözden kayboldu. O ha­cıya da: "Bunu sakın kimseye söyleme!" diyerek tekrar tembihte bulundu.
Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.
Meşhur bir ilahîsi şöyledir:
Hakk'a açık olanlar.                           Gerçek bu söz yârenler
Zikrullahtan kaçar mı?                       Gördüm demez görenler,
Arif olan cevheri,                               Keramete erenler,
Boş yerlere saçar mı?                         Gizli sırrın açar mı?
Gelsin ma'rifet olan,                           Üftade yanıp tüter.
Yoktur sözümde yalan.                        Bülbüller gibi öter.
Emmâreye kul olan,                             Dervişlere taş atan,
Hayrı şer-i seçer mi?                         İman ile göçer mi?


Emir Sultan Hz. Kimdir? (1368-1430)






Bizim tarihimizde İslam’ın yayılması konusunda yaşayış ve sohbetleri ile, kılıçtan daha ziyade etkili olmuş, insanların gönülden İslam’a bağlanmasına, guruplar halinde İslam’a girmesine, çağ açıp çağ kapayan sultanların yetişmesine, tarihin akışının değiştirilmesine ve asırlarca insanlara Ruhaniyetleriyle yön verdiğine inanılan büyük insanlar ve veliler vardır. 
İşte bu büyük insanlardan birisi de Emir Sultan Hazretleri’dir.
On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa’da yaşayan, tefsir, hadis, kelam alimi ve mutasavvıf büyük veli. Emir Sultan Buharalı bir Türk bilginiydi.
İsmi, Muhammed bin Ali el-Hüseyni el-Buhari olup, lakabı Şemseddin’dir. 1368 (H.770) 1368 yılında, Orta Asya’da Buhara’da doğdu. Babasının adı Ali’dir. Soyu, Peygamber efendimize dayanır.
Ona, Buhara’da doğduğu için Muhammed Buhari, Seyyid olduğu için Emir Buhari, Yıldırım Bayezit Hanın damadı olduktan sonra da Emir Sultan denilmiştir.
Emir Külâl ismiyle tanınan babası geçimini çömlekçilikle sağlayan bir veli idi. Buhara’da sevilir ve duasını almak için kendisine sık sık başvurulurdu. Nakşibendi’ye tarikatına mensuptu. Emir Külâl oğlunu yetiştirmek için büyük gayret gösterdi. Onu sağlam bilgi ve ahlâk temelleri üzerinde yetiştirmeye çalışan Emir Külâl, oğluna, bir mesleğe sahip olması için, çömlekçiliği de öğretti.
Emir Sultan küçük yaşta annesini kaybetti ve öksüz kaldı. Babası onun annesizliğini aratmayacak ölçüde ona yaklaştı ve sevgi bağı kurdu. Babasının ona sık sık verdiği nasihatlerden biri şöyle idi:
“Ey oğlum! Peygamber efendimizi, babandan, anandan daha fazla sevmelisin.
Soyunla öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı.
Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamlamaya çalışmalısın.
İlim öğrenmekte asla erinip üşenmemelisin.
Aksakallı da olsan, düşmanla cihadı bırakmamalısın.
Selâm vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin.
Nikahsız bir kadınla oturmamalısın.
Kur’ân-ı kerîm rehberin, hadîs-i şerîfler ise yol göstericin olacaktır.
Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir.
Hayır’a koş, kötülükten kaç.
En büyük silahın, Allah Teâlâ’ya ettiğin duandır. Bunu asla unutma!”
Babasının bu şekildeki nasihatleri ile yetişen Emir Sultan ayrıca, birçok tasavvuf ehlinin sohbetlerine de devam etti.
Muhterem pederleri ile bir gün tenha bir yerde sohbet ediyor ve bir ayet-i kerimenin tefsiri hakkında konuşuyorlardı. O sırada kalbi mahzun, çok çocuk sahibi, borçlu, sıkıntılar içinde bir kişi gelip, perişan halini;
“Buhara’da bir bahçem vardı. Onun mahsulü ile geçiniyordum. Bir gün bir fırtına esti,ağaçları ve sebzelerin çoğunu kuruttu.  Ey Resûlullah’ın evladı! , bana yardımcı ol.” diye anlattı,  Emir Sultan’ın babası “Cenâb-ı Hak inşallah seni arzuna kavuşturacaktır.” diyerek onu teselli etti.
 O gece Emir Sultan, ihtiyarın bahçesine gizlice varıp,  Allah Teâlâ’ya dua ederek yalvardı.
“Ey nimetler veren ve rızkları taksim eden Allah’ım! Bu fakirin ağaçlarını ve ekip diktiği sebze ve meyvelerini eski canlılığına kavuştur.” Diye dua etti. Bahçede ağaçlar çiçeklenmiş,  sebzeler de canlanmıştı.
İhtiyar, Allah telanın kudretine hayran kalıp, başından geçenleri Buhara halkına anlattı. Bu kerameti görünce insanlar, Emir Sultan hazretlerinden dua talebinde bulundular.
Emir Sultan 17-18 yaşlarına geldiğinde babası vefat etti. Babasının vefatından sonra bir müddet Buhara’da kaldı. Sonra aldığı ilahi emir üzerine Mekke’ye gitti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçti. Niyeti, ceddi Resulullah efendimizin mübarek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmaktı.
Medine’ye geldiği zaman, kalacak bir yer bulamadı. Seyitler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu ve oraya gitti. Orada bulunanlar, seyit olduklarını ve odanın kendilerine tahsis edildiğini söyleyerek, Emir Sultan’ı yanlarına almak istemediler. Emir Sultan onlara; “Ben de Seyyidim.” dedi ise de dinlemediler. Emir Sultan onlara;” Gelin beraber kainatın efendisi Resulullah efendimizin türbesine gidelim. Selam verelim. Hangimizin selamına cevap verirse, onun nesebinin sahih olduğu belli olsun.” dedi.
Bu teklif üzerine, onlar Peygamber efendimizin türbesine dönerek; “Esselamü aleyke ya ceddi!” dediler. Fakat hiçbirine cevap gelmedi. Emir Sultan; “Essela mü aleyke, ya ceddi!” dedi. Resul-i Ekrem mübarek sesiyle “Ve aileyken selam, ya veledi!” diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar, Emir Sultan karşısında büyük bir mahcubiyet duydular ve af dilediler.
Emir Sultan hazretleri bir rüya gördü. Rüyasında Peygamber efendimiz ve hazret-i Ali yanana oturmuş halde idiler. Hazret-i Ali ona; “Ey Oğlum! Sana cenap-ı Hak tarafından ceddin Muhammed’in sünnetini, takva yoluyla öğretmen için Rum iline gitmen işaret olundu. Senin önünde, ilerleyen nurdan üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada olacak.” dedi. Emir Sultan uykudan uyanınca; “Demek ki takdir-i ilahi böyle.” diyerek yola çıktı. Hazret-i Ali’nin dediği gibi, üç kandil ona kılavuzluk etti.
Emir Sultan, Medine’den yola çıkıp Bursa’ya doğru gelirken, yolda bir beyin oğlu, Emir Sultan’ı gördü ondan kendisini talebeliğe kabul etmesini  istedi. Emir Sultan onu talebeliğe kabul etti. Bir süre sonra bir yol kavşağına vardılar. Oranın yerlisi  bir kişi, yolda, geçit vermeyen bir ejderha olduğunu söyledi  o yoldan gitmemelerini tembih etti.
Emir Sultan’ın önünde giden kandil o yolu gösterdiği için, o yoldan ilerlediler. Bir süre sonra yol kenarında bir ejderhanın uzandığını gördüler. Ejderha, şerefli bir misafiri bekler bir haldeydi ejderha Emir Sultan’ın devesinin ayaklarına kapanarak; “Hoş geldiniz Şeyhim! Emrinizdeyim!” dedi.
Emir Sultan’ın kafilesi, Sakarya Nehri kenarında bir bahçede konaklamıştıTtalebelerden birinin canı hurma istedi. O sırada talebenin önünde bir hurma ağacı yükseldi. Üzerinde olgun meyveleri vardı,talebe “Acaba eskiden burada mıydı? Yoksa ben bunu görmedim mi?” soruları zihnini kurcaladı. Emir sultanın bir kerametiydi.
Emir Sultan hazretleri Bursa’ya geldiği zaman, önündeki nurdan üç kandil gözünden kayboldu.
Böylece Emir Sultan Bursa’ya yerleşti.
Bu sırada Yıldırım Bayezit Han Macarlarla savaşıyordu. Düşman kuvvetleri, Osmanlı ordusuna büyük zayiat verdiriyordu. Bu esnada bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor, bazan da ellerini açıp dua ediyordu. Kolundan yaralanan Yıldırım Bayezit, bu genç askerin gayret ve maharetle yaraları sardığını görünce, o gence karşı kalbinde bir yakınlık hasıl oldu. Yanına kadar giderek; “Benim de kolumda yara var, yaramı sar!” deyince, Emir Sultan cebinden bir mendil çıkarıp; “Buyurun Padişahım, sizin yaranızı da bu mendil ile sarayım.” dedi. Sabah olunca, sarılan bütün yaraların iyi olduğunu, askerlerin ayağa kalktıklarını Yıldırım Bayezid Hana haber verdiler. Yıldırım Bayezid de merak edip kendi yarasını açarken, kolundaki mendilin, hanımının nişanlı iken kendisine hediye ettiği mendilin yarısı olduğunu fark etti. Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti. Fakat o kimseyi bulamadılar.
Osmanlı ordusu daha sonra Niğbolu Kalesi önlerine geçti. Niğbolu Kalesinin fethi için günlerce kanlı çarpışmalar oldu. Kale bir türlü feth edilemedi. Hücumların en şiddetli anında, daha önceki muharebede askerlerin yaralarını saran genç, kale kapısını ardına kadar açtı. Yıldırım Bayezit ve askerleri kaleye girdiler. Kaledekiler teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. Zaferden sonra bu genci aradılar, bulamadılar. Yıldırım Bayezit Han, Rumeli fethinden sonra Bursa’ya gelmeyip Edirne’de konakladı.
Bu sırada Yıldırım Bayezid’in kızı, rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Resul-i Ekrem ona; 
Oğlum Muhammed Buhari ile evlen, sakın beni kırma ve sözümü dinle!” buyurdu. Hunda Fâtıma Sultan, rüyasını kimseye söyleyemedi. Ertesi gün yine Resul-i Ekrem’i rüyada gördü. Server-i âlem, ona; 
“Eğer ahirette benden şefaat etmemi istiyorsan, Muhammed Buhari ile evlen.” buyurdu. Hâlbuki Hunda Fâtıma Sultanın, Rumeli Beylerbeyi Süleyman Paşa ile evleneceği söylenmekte idi. “Acaba Emir Buhari’nin bundan haberi var mı?” dedi. Hizmetçisine rüyasını anlattı durumu Emir Sultan’a bildirmesini söyledi. Hizmetçisi durumu Emir Sultan’a anlatınca, o; 
“Bizim de malumumuzdur. Nikâhımız, Allah Teâlâ tarafından kıyıldı. Dinimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hunda Fâtıma Sultan’a iletin.” dedi. Bunun üzerine Emir Sultan, dünürler gönderip sultanın kızını istedi. Fakat Valide Sultan kızını vermek istemeyip, işi zora sürerek, dünürlere; 
“Emir Sultan’a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı veririm.” dedi. 
Emir Sultan hazretleri de; 
Sultan validemiz develeri göndersinler, İstediği altınları gönderelim.” Saraydan kırk deve gelince Emir Sultan, develerle Nilüfer Çayının kenarına gitti. Develeri getirenlere; “Heybeleri bu kumlarla doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın. Aldığınız altın olsun.” buyurdu. Kimisi şüphe ederek bir şey almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Kırk deveden meydana gelen kervan saraya girince, 
Emir Sultan; 
“Boşaltın, istediğiniz altın olsun.” dedi. Heybeler boşaltılınca, hepsi altın çıktı.
Emir Sultan ile Hunda Fâtıma Sultan’ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emir Sultan’a gönderdi. Emir Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi.
Harem Ağası “Valide Sultan’dan.” diyerek, bohçayı Emir Sultan’a verdi.  Emir Sultan, bohçayı açıp içinden bir mendil aldı. mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı, Harem Ağası’na; 
“Valide Sultan’a selâm söyleyiniz. Kabul etmelerini arz ederim.” dedi. Harem Ağası, hediyeyi Valide Sultan’a teslim etti,mendilin içinden elmas parçaları çıkmıştı.
Nikâh haberi Edirne’ye ulaşınca, Yıldırım Bayezid, Süleyman Paşayı, Emir Sultan’ın ve Hunda Hatun’un başlarını getirmesi için Bursa’ya gönderdi. Süleyman Paşa Bursa’ya gelince, Valide Sultandan onları istedi. Valide Sultan vermeyince, kırk asker, Valide Sultan’ın sarayına saldırdıysada Emir sultanın kerametiyle başarılı olamadılar.
Padişahın, Emir Sultan’ın ve kızı Hunda Sultan’ın öldürülmesi için Bursa’ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenari, Yıldırım Bayezit şu mektubu yazdı:
Sultanımızdan bir ricamız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emir Sultan, Resul-i Ekrem’in neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zât gibi temiz kalpli, Peygamber neslinden bir kişi, zamanımıza kadar Anadolu’ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhara’dan Anadolu’ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız hâlde, manevi irade üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünya ve ahiret saadetiniz artacaktır.
Şunu da bildireyim ki, bu damadınız, Peygamber Efendimizin; “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğlularının peygamberleri gibidir.” buyurduğu kimselerdendir. Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultanımızındır.”
Aradan günler geçtikten sonra Bursa’ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultanı karşılayanlar arasında Emir Sultan da vardı. Yıldırım Bayezid, onunla selamlaşınca, harp meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. 
Emir sultan “bendeniz damadınız Muhammed Şemseddin.” dedi. Yıldırım Bayezid Han atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamayarak ikisi de ağladılar.
Sultan Yıldırım Bayezid Han, Niğbolu zaferinden sonra kazanılan ganimetler ile Müslümanların ibadet etmeleri için, Bursa’nın güzide bir yerinde câmi yaptırmak istedi. Bugünkü Ulu Câminin yeri uygun görüldü ve arsa sahiplerine mülklerinin bedelleri verildi. İçlerinden bir hanım; “Ben evimi satmam.” diye inat etti.  Sultan Bayezid, Emir Sultan’ın huzuruna giderek durumu anlattı.
Emir Sultan; “Her işin gerçekleşeceği bir vakit vardır.” diyerek Sultanı teselli ve teskin etti. O gece kadın bir rüya gördü  Herkes Cennet tarafına gidiyordu. İhtiyar kadın da onlar gibi Cennet’e gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arafat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine  kadın feryat etmeye başladı. O sırada gaipten bir ses; “Eğer sen de Cennet’e gitmek istersen, Yıldırım Bayezid Hana evini sat, inat etme,bu rüya üzerine kadında evini sattı ve câminin yapılmasına vesile oldu.
Emir Sultan çok gayret göstermesine rağmen, Timur-Yıldırım çarpışmasının önüne geçemedi, Sultan Bayezid Han ile görüşmesine rağmen, kararından dönmeye niyetli olmayan Padişahı, savaştan vazgeçiremedi. Savaş Yıldırım Bayezid’in aleyhine sonuçlandı.
Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı mağlubiyetinden sonra, Amasya’da bulunan Şehzâde Çelebi Mehmet, Bursa’ya hareket etti ve Osmanlı tahtına geçti.
Bir gün sohbet esnasında bir zât, Emir Sultan’a, Peygamber efendimizin miraca çıkmasının cismani mi, yoksa ruhani mi olduğunu sordu. Emir Sultan hazretleri buyurdu ki: 
“Ceddim Resul-i Ekrem, miraca bedeniyle çıktı. Mekânsız, zamansız, cihetiz, sıfatsız olarak Allah telayı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şek ve şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm süresinde bildirilmiştir. Resul-i Ekrem için cümle melâike ve bütün mahlûkat salavat getirirler. Böyle yüksek bir zatın miracında, bedenen veya ruhen olmasında şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dört yüz kere miraç yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allah Teâlâ bir hadis-i kudside; “Ey Habibim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım.” buyuruyor. Bu hadis-i kutsi, bunun doğru olduğunu gösterir.”
Emir Sultan hazretleri buyurdu ki: “Allah telanın yolunda olan bir kimsenin kalbinde, Allah telaya kavuşmaktan başka bir arzu bulunmaz.”
Talebelerinden birisi anlatır: Bir gece rüyamda şöyle gördüm: Bursa’nın uzak kasabalarından birkaç kişi: 
“Bursa’da bir evliya var. Allah telanın izniyle ne hacetin varsa verirmiş.” diye yola çıktılar. Ben de yatakta yatıyordum. Onların dediklerini duyunca, aralarına katılarak, biz de duasını alalım diye birlikte Bursa’ya gittik. Dergâha girip Emir Sultan’ı görünce bayılmışım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkacak takati bulamadım. Emekliye emekliye Sultan hazretlerinin yanına vardım. 
“Sultanım, beni talebeliğe kabul edin!” dedim. “Kabul eyledik!” diyerek mübarek elleri ile sırtımı sıvazladılar. Heyecanla uyandım. Rüyamı anneme anlattım ve tabir etmesini istedim. Annem; “Sen hemen o büyük velinin yanına koş, himmetine kavuşarak duasını al.” dedi. Hemen yola çıktım. Bir grup insanın, rüyamdaki gibi; “Gidip Emir Sultan’ı ziyaret edelim. Onun duasını alalım.” diye yürüdüklerini gördüm. Aralarına katılarak, rüyamdaki gibi, sırayla dergâha girip huzurlarına çıktık. Emir Sultan’ın mübarek nazarlarına kavuşunca, aklım başımdan gitti. Düşüp bayıldım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkamayıp, emekleyerek ayakuçlarına kadar gittim. “Bizi talebeliğe kabul buyurun Sultanım.” deyince; “Biz seni talebeliğe kabul edeli kırk yıl oldu.” buyurdular.
Hacı Bayram-ı Velî, talebelerinden bir kısmı ile Bursa’ya gitti. O sırada Emir Sultan’ın Bursa kalesi kenarındaki evleri harabeye döndüğü için, ustalar tarafından tamir ediliyordu. O esnada marangozlar ellerinden büyük bir ağacı düşürdüler. Emir Sultan’ın mübarek bakışları düşen ağaca ilişince, ağaç boşlukta kaldı. Hacı Bayram-ı Velî bu olaya şahit oldu ve içinden;
“Herhâlde Emir Sultan, bana kerametlerinden birini göstermek istedi.” diye geçirdi. Emir Buhari ona; “Biz, bununla size keramet göstererek evliyadan biri olduğumuzu ispatlamak istemedik. Kale kenarında çocuklar oynuyorlardı. Ağaç onların başına düşüp ezilmesinler diye böyle yaptık. Gayemiz, çocukları büyük felâketten kurtarmaktı.” dedi. Çocuklar oradan kaçtıktan sonra ağaç yere düştü.
Bursa tüccarlarından Hoca Kasım, Emir Sultan’a bir sarık hediye etti. O da, tüccara bir miktar para verdi. Hoca Kasım, o parayı alarak kesesine koydu ve çarşıda gezerken, otuz bin dirheme satılan büyük bir elmas gördü. Onu almak istedi, fakat kesesinde o kadar çok para olmadığını bildiği için üzüldü. Sonra aklına, kesesindeki paraları saymak geldi. Paraları sayınca, otuz bin dirhemden fazla olduğunu hayretle gördü. Hemen o elması aldı. Aynı gün elmastan anlayan bir Yahudi, o elmasa yüz otuz bin dirhem verince, Hoca Kasım Yahudi’ye elması sattı. Bunun Emir Sultan’ın bir kerameti olduğunu anlayan Hoca Kasım, Emir Sultan için bir dergâh yaptırdı.
Sarı Yusuf şöyle anlatır: “Bir gün Bursa’da, Emir Sultan’ın huzurunda oturuyorduk. Emir Sultan sohbet ediyordu. O ânda hiç başıma gelmeyen bir şey oldu. Aniden uykum geldi. Öyle ki, göz kapaklarımı kaldıramıyordum. Durumu fark eden Emir Sultan; “Biraz uyu!” diyerek bana izin verdi. Ben de uyudum. Bir süre sonra korkulu bir rüya görerek uyandım. Emir Sultan’ın elinde bir kalkan vardı. Tekrar uyuya kaldım. Yine korkulu bir rüya görerek uyandım. Emir Sultan’ın elinde aynı kalkan duruyordu. Uykum kaçtı ve merakla Emir Sultan’a kalkanı neden tuttuklarını sordum. Emir Sultan şöyle cevap verdi: “Kırım’da bizi seven bir zat var. Şu anda gönlümüze yönelmişti. Bu mecliste uyumundan hatırı incindi. Sana doğru ok attı. Ben de kalkanla engel oldum. Yine attı, tekrar oka mani oldum. Sonra o, senin bizim müsaademizle uyuduğunu anlayınca, pişman olup, okun sana değmediğine şükretti.”
Emir Sultan, bir gün öğle namazını kılmak için evinden dışarı çıktı. Talebeleri de onu takip etti. İçlerinden Mûsâ Baba; “Sultanım! Ne olaydı, şurada bir su aksaydı da Müslümanlar namaz için abdest alsaydı.” dedi. Bu sıra Emir Sultan, asasına dayanmış tefekkür ediyordu.  Besmele çekerek, asasını yerinden oynattı. Oradan bir su kaynayıp coştu. 
Şeyh Sinan şöyle anlatır: Henüz küçük idim. Babamla bahçemize kavun, karpuz ektik. Ne kadar çabaladık ise, ektiğimiz kavun ve karpuzlar bir türlü istediğimiz gibi yetişmedi. Bir gün bostanda, üzüntülü bir şekilde oturuyordum. Babam ise köye dönmüştü. O sıra aniden, at üstünde, yeşil kaftanlı bir zat Peyda oldu. Benden çekirdek istedi. Ben de verdim. Çekirdeği alıp tarlaya saçtı. Bir anda tarla çimlendi ve kavun, karpuz yetişti. Benden bir karpuz istedi. Ben de koparıp verdim. Karpuzu ikiye böldü. Yarısını kendisi aldı, diğer yarısını da babama vermemi tembih etti ve “Bana Emir Sultan derler. Söyle babana, seni Bursa’ya, benim yanıma getirsin.” dedi. Ben de; ” emrinizi yerine getiririm.” dedim. Yeşil kaftanlı zat, bir anda kayboldu. Bir müddet sonra babam geldi. Ben babama, Emir Sultan’ın dileklerini ve tembihini aktardım. Babam da; “Başım, gözüm üstüne!” diyerek, beni Bursa’ya Emir Sultan hazretlerinin huzuruna götürdü.
Uzun müddet Emir Sultan’ın hizmetinde bulundum. Sonunda; “Fesat ehlini ıslah eyle. Himmet ve inayetle Müslümanlara nasihat et. Ta ki, senin Kur’an-ı kerime dayalı doğru yolunu duyanlar da, yaptıkları hatalarından dönsünler.” diyerek bana hilâfet verdi.”
Emir Sultan hazretleri, bir gün Ali Efendi isimli talebesini Balıkesir’e göndermek istediler. O talebe kalbinden şöyle geçirdi: “Acaba Balıkesir’e varıp gelinceye kadar vaktimi nasıl geçireyim?” Hemen kalkıp tesbihlerini getirip eline verdiler ve “Gidip gelinceye kadar bu tesbihle meşgul ol.” buyurdular. Talebe tesbihi alıp yola düştü. Balıkesir’e Cuma vakti vardı. Emir Sultan’ın ikaz için gönderdiği hoca efendinin hutbesine yetişti. Sonra ona bozuk düşüncelerini ve doğrusunu anlattı. Fakat o, Emir Sultan’ın talebesini dinlemedi ve kendi düşüncesinde ısrar etti. Talebe geri dönerken, akşam karanlığında bir köye girdi. Köye girdiği sırada, dere kenarındaki kumluk bir yere bastı ve kayarak düştü. O esnada tesbih elinden kayboldu. Ne kadar aradı ise bulamadı. Yolculuk bittiğinde, ağlayarak Emir Sultan hazretlerinin huzuruna girdi. “Ya oğlum! Yolculuğun nasıl geçti, hâlin nasıldır?” buyurdular. O da; “Sultanım içim yanıyor. Karanlıkta ayağım kaydı, tesbihi suya düşürdüm.” dedi. Bunun üzerine Emir Sultan; “Ya oğlum! Onun için niye üzülürsün? Biz onu suya düşürmedik.” dedi ve cebinden tesbihi çıkarıp verdi.
Bir gün bir köylü, Emir Sultan’ın huzuruna gelip; “Sultanım, bir sıkıntım var. Başım dertte, bana bir dua yazın ve himmet edin.” dedi. Ali Hoca isimli talebesine işaret edip; “Yazıyoruz.” dedi. O da duayı yazdı. Emir Sultan ve yanında bulunan talebeleri kime dua yazsa, Allah telanın izni ile şifa bulurdu. 
Emir Sultan hazretlerinin yayı ve bir de oku vardı. Bunlar, gazada kullanılmak üzere asılı dururdu. O yaya ok koydukları zaman, kırk ok çıkar, kırk kişiye isabet ederdi. Her nereye atmak isterse, bir talebesinin eline verir, o tarafa atmasını emre ederdi. Şeyhülislamın da hazır bulunduğu bir gün, Emir Sultan okunun ve yayının getirilmesini istedi. Getirilen ok ve yayın, Şeyhülislama  verilmesini emre buyurdu. Emir Sultan ona; “Oku doğuya doğru at. Ok nereye düşerse, mezarımız orası olsun.” buyurdu. Şeyhüİslâm, emirleri üzerine oku attı. Ok, şimdiki türbenin olduğu yere düştü.
Emir Sultan 1430 (H.833) senesinde Bursa’da veba hastalığından vefat etti. Vefat ettiğinde 63 yaşındaydı. Emir Sultan vefat ederken, Hacı Bayram-ı Velî’nin yıkayıp, cenaze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Hacı Bayram-ı Velî gasil ve tekfin işlerini yaptı ve cenaze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bursa’nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.
Emir Sultan hazretlerinin türbesi yapılırken türbeyi yapan zat, rüyasında Emir Sultan’ı gördü. O zata; şurayı şöyle yap, burayı böyle yap diye, türbesi bitinceye kadar, her gece rüyada emir verdiler. O zat, türbe yapımını bitirdikten sonra, bir daha Emir Sultan’ı rüyasında görmedi.
Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıktığında Yenişehir’de bulunduğu sırada Bursa’ya gelerek, atalarının kabirlerini ziyaret etti. Emir Sultan hazretlerinin türbesine gelip, onun ruhaniyetinden yardım dilerken, Emir Sultan hazretlerinin kabrinden; “Ya Selim! Duhulü Mısra İnşallah amin! (Ey Selim! İnşallah Mısır’a emniyet içinde giresiniz!)” diye bir nida işitildi. Duyanlar; “Müjdeler olsun padişahım! Size Mısır’ın fethi müjdelendi!” dediler.
Emir Sultan’ın vefatından yaklaşık iki asır sonra, yanında Arslan ile dolaşan bir zat Bursa’ya geldi. Emir Sultan’ın türbesini ziyaret etti. Bu sırada aslanını bir ağaca zincir ile bağladı. Biraz sonra zincirini koparan Arslan, aşık gibi türbenin kapısına geldi ve gözlerinden yaş aka aka Emir Sultan’ı ziyaret etti. Sonra olduğu yere dönerek sahibini bekledi.
Duy Halife adıyla meşhur bir zat vardı. Ona; “İlmi kimden tahsil ettin?” diye sorulduğunda; “Üstadım Emir Sultan hazretleridir. Bir gün, babam ve birçok kişi ile Emir Sultan hazretlerini ziyarete gitmiştik. Mübarek nazarlarına kavuşup, elini öptük. Babama bakıp; “Oku.” buyurdular. Babam Kur’an-ı kerim okumaya başladığında, oradakilerin birçoğu kendinden geçip ağladı. Ondan sonra babamın bütün çocukları çok güzel Kur’an-ı kerim okurlardı. Hatta kız kardeşlerim bile bizim gibi okurdu.” dedi.
İznik’te metfun bulunan velilerden Eşrefoğlu Abdullah, sağlığında bir iş için Bursa’ya gitmişti. Fakat fırsatı olmadığı için, Emir Sultan’ın kabrini ziyaret edememişti. İznik’e geri dönerken, yolda Halil Paşanın oğlu İbrahim Paşayı gördü ve ona; “Siz her halde Bursa’ya gidiyorsunuz. Emir Sultan hazretlerinin kabrini ziyaret ettiğinizde, selamımı  iletmenizi sizden rica ediyorum.” dedi. İbrahim Paşa, Bursa’ya girer girmez Emir Sultan’ın türbesinin bulunduğu yere gitti. İki rekat namaz kılıp, Kur’an-ı kerim okuduktan sonra Emir Sultan’ın türbesine girdi ve “Sultanım! Eşrefoğlu Abdullah, size selam söyledi.” dedi. O anda türbeden “Ve aleykümselam.” sesi geldi.
Mücahit Bahadır şöyle anlatır: “Fâtih Sultan Mehmet Han zamanında bir sefere katılmıştım. Bir kale muhasara edilmişti. İslam askerleri düşman kalesine tırmanıyorlardı. Ben de bir yerden burçlara doğru tırmanmaya başladım. Kale burcuna yaklaştığım sırada, önüme bir kaya parçası çıktı. Bu kaya parçası yüzünden yerimden oynayamıyordum. O sırada aklıma Emir Sultan geldi ve çan gönülden; “Ey Emir Sultan! Bana yardım eyle! Beni bu belâdan kurtar!” diye yalvardım. Birdenbire karşımda bir nur şelâlesi gördüm. İçinden yeşil elbiseler giyinmiş bir zât belirdi. Bana engel olan taşın üstüne geldi. Üstündeki elbisesini sarkıtıp; “Ey Gazi! Elbiseye tutun! Sakın korkma!” dedi. Ben de; “Ya Allah!” deyip, tutundum ve engeli aşmış olarak kendimi kalenin içinde buldum. Emir Sultan hazretlerinin elini öpüp, ayağının tozuna yüzümü sürmek istediğimde, gözümden kayboldu. Nereye gittiğini de anlayamadım.”
Başkasına Niçin Gidilmez?
Şeyhülislâm Molla Fenari, Emir Sultan’dan icazet, diploma aldıktan sonra, Ulu Câmide vaz verirdi. Bir gün vaz vermek için yine kürsüye çıkmıştı. Emir Sultan hazretleri bir talebesini, bir şeyler almak için çarşıya göndermişti. Bu talebe, Şeyhülislâmın vaz vereceğini duyunca, kendi kendine; “Gidip vaazı dinleyeyim, Şeyhülislâmın hayır duasını alayım.” diye düşünerek Ulu Câmiye gitti. O ânda câmide zelzele olmaya başladı. Cemaatin bir kısmı dışarıya kaçtı. Fakat dışarıda zelzele olmadığı görüldü. Bu durumdan haberi olan Şeyhülislâm, murakabeye daldı. Sonra cemaate dönüp; 
“İçinizde Emir Sultan’ın hizmeti ile emre olunan kim ise, çabuk câmiden dışarı çıksın. Yoksa bizi helâk ettirecek.” dedi. 
Talebe hemen dışarı çıktı. Câminin sallanması durdu. Bu talebe işini görüp dergâha gitti. Emir Sultan’ın huzuruna girdi. Talebe selam verdi. Emir Sultan başını kaldırıp, sadece talebeye baktı. Talebe, hocasının heybetinden düşüp bayıldı. Ayılınca, Emir Sultan ona; 
“Ey oğlum! Dünyevi ve uhrevî ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı ki, başkalarından yardım beklersiniz. Bir kimse hocasından çeşit çeşit nimetlere kavuşurken, gidip başkasından yardım istemesi, ona sual sorması, ilim öğrenmesi, hem ayıp, hem gevşeklik tir.” buyurdu 
Derleyen: Çetin KILIÇ
kaynaklar:
  • ehlisünnetbüyükleri
  • evliyalar
  • altınsilsile