25 Ocak 2020 Cumartesi




Ashab-ı Kehf kimdir? Kur’an-ı kerim’de Ashab-ı Kehf kıssası nasıl anlatılmaktadır?




Kureyş müşrikleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in peygamber olmadığını Mekkelilere kanıtlamak ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i zor durumda bırakmak maksadıyla yahudi âlimlerine danışmaya karar verdiler. Nadr bin el-Hâris ve Utbe bin Ebî Muayt’ı Medîne’deki yahudi âlimlerin yanına gönderdiler. Kitap ehli oldukları için kitapta geçen nebevî bilgilerden öğrenip Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e soru soracaklardı. Onların niyet ve maksatlarını öğrenen Medîneli yahudi âlimleri kendilerine hem taktik vermiş ve hem de soracakları soruyu öğretmişlerdi:


“-Size söyleyeceğimiz üç şeyi O’na sorun. Eğer onlardan ikisini size haber verir, üçüncüsüyle ilgili de çok mâlumât vermezse, O gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer hiç birine cevap vermez ya da hepsini cevaplandırırsa, yalancı biridir. Bunlar, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruhtur.”


Mekke’ye döndüklerinde bu konuşmaları yârenlerine aktaran Nadr ve Ukbe:


“-Biz sizlere Muhammed’le aramızda nihâî hükmü verecek şeylerle geldik!” dediler.


Sonra da Ebû Cehil ile birlikte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip sorularını sordular. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:


“-Hakkında soru sorduğunuz bu şeyleri yarın size bildireceğim!” deyip, “İnşâallah” kelimesini zikretmedi. On beş gün vahiy gelmedi. Mekkeli müşrikler gelip gittikçe kendisiyle alay etmeye başladılar. Bu gecikme, Rasûlullah Efendimiz’e çok ağır geldi. Cenâb-ı Hak, nihayet sûrelerin en gizemlisini; hikmet, sır ve inananlara müjdeler getiren Kehf Sûresi’ni indirdi.




ASHAB-I KEHF KISSASI




Cenâb-ı Hak:


“Yoksa Sen, Bizim âyetlerimizden olan Ashâb-ı Kehf ve rakîmi mi şaşırtıcı buldun?”(el-Kehf, 9) buyurarak sûreye Ashâb-ı Kehf kıssası ile başlar. Anlatılan âyetler hayret verici olsa da, bunda şaşılacak bir şey yoktur. En güzel amelleri, en şaşmaya değer alâmetleri; sonu toprak olan dünya hayatına aldanmayan, denenmiş kimseler içinden ortaya çıkarmak, Allâh’ın âdetidir. Şânı yüce olan Allah Teâlâ, yerleri, gökleri ve içinde bulunan her şeyi, bu kıssada olup bitenlerden daha hayret verici ve göz kamaştırıcı şekilde dizayn etmiş ve kendi varlık ve kudretine bir delil olarak ortaya koymuştur. Tabiî görebilen gözlere…


Muhammed bin İshâk’ın nakline göre, kıssanın geçtiği dönemde insanların durumu şöyle anlatılmaktadır:


“İncil ehlinin işi altüst olmuş, içlerinde suçlar büyümüştü. Krallar azgınlık etmiş, putlara tapıp onlara kurbanlar kesmekteydi. Gerçek İncil’e inanan müslüman halk, inancında serbest bırakılmamış, türlü şiddet ve işkencelerle putlara tapmaya zorlanmaktaydı.”


Güç, kuvvet ve mevki sahibi inançsızların ilk yaptıkları şey, nefislerini ilâh edinmek, kulluk ve ibadete yegâne lâyık olan Allâh’a inananları zor kullanarak kendilerine benzetmeye çalışmaktır. “Ashâb-ı Kehf” (Mağaradaki Gençler) kıssası, böyle fitne zamanlarında inananlardan beklenen duruşu, inançlarında sebat eden samimî mü’minlerin duâsına Cenâb-ı Hakk’ın mükemmel bir yardımla icâbetini anlatır.


Bu zâlim krallardan biri de Rum krallarından Dakyanus’tur. Müşriklerden tayin ettiği zâbıtaları, îman edenleri takip edip gizlendikleri yerlerden çıkararak onları Dakyanus’a getirir. O da müslümanları putlara kurban kesilen mezbahalara sevk ederek putperestlikle öldürülme arasında seçim yapmaya zorlar. Dünya hayatına rağbet edip ölümden korkanlar, onun dediğini yaparlar. Ebedî hayatı tercih edenleri de parçalayıp öldürerek şehrin surlarına ve kapılarına astırır. Sıra Ashâb-ı Kehf’in şehri olan Dekinos’a gelir.


Kral, askerlerine îman ehli olanların takip edilip yakalanmasını emreder. Büyük bir sürek avı başlar. İnananlar kaçıp gizlenir. Ahlâksızlığın diz boyu olduğu şehirde kralın gözüne girerek mevki bekleyen şahsiyetsizler, inananların kim olduğunu ve bulundukları yerleri ihbar ederler. Şehirde kimseye güven kalmamıştır.


“Biz Sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine îman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık.”(el-Kehf, 13)


Bu duruma şahit olup çok üzülen, Allah’tan başka ilâh olmadığına kalben inanan, samimî birkaç genç yiğitten oluşan az bir topluluğa, Cenâb-ı Hak hidâyet ve kalplerini takviye etmekle dinde sebatlarını artırarak yardımda bulunur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


“Hidâyet bulanlara gelince, onların hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”(Muhammed, 17)


* * *


Yıllarca ısrarla işlenen günahlar, tevbe ile temizlenmeyince yaşlı insanların kalplerinde inançsızlığı ve dinde gayretsizliği artırır. Gençler, daha temiz ve günahsız oldukları için îmânî konularda daha istîdatlıdırlar. Gençler, hakka daha çabuk yönelirler. O sebeple genç nesil, toplumlar için büyük ehemmiyet teşkil eder. İbn-i Kesîr tefsirinde şunları belirtir:


“Allâh’a ve Rasûlüne icâbet edip çağrılarını kabul edenlerin çoğunluğu genç idi. Kureyş’in yaşlıları ise dinleri üzere kalmaya devam ettiler; onlardan ancak az sayıda kimseler îman etmişti.


Taberânî ve İbnü’l-Münzir, İbn-i Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir:


«Allah ne kadar peygamber gönderdiyse, mutlaka o genç idi. Daha sonra Yüce Allâh’ın:


“«İbrahim adında genç bir yiğidin onları diline doladığını işitmiştik.» dediler.”(el-Enbiyâ, 60)


“Hani Mûsâ genç delikanlısına şöyle demişti...”(el-Kehf, 60) âyetlerini okudu.


Kehf ashâbı da “inanmış genç yiğitler”di. Gençlerin birbirlerine tesiri çok daha kolay olduğu için, genç için arkadaşı çok mühimdir. Dindar bir arkadaş, dîni öğrenmek ve ibadetleri edâ etmek için bulunmaz hazinedir. Bunun en büyük misâli, inançları uğruna birlikte hareket edip ölümü göze alan, Ashâb-ı Kehf’tir. Bu genç topluluğun vasıfları şöyleydi: Bunlar Allâh’a îman etmişti. Allah da kalplerine sabır ve sebâtı ilham etmiş, sâlih ameli kolaylaştırmak sûretiyle îmanlarını artırmıştı. O bakımdan onlar her şeyden irtibatlarını koparıp Allâh’a yönelebilmiş, insanlardan uzaklaşabilmiş ve dünyaya rağbet göstermemişlerdi.”


* * *


Zorba kralın yardımcıları, bu gençleri ihbar eder. Kral, onları, hücrelerinde bastırıp huzuruna getirtir. Bu şekilde devam edemeyeceklerini söyleyip gençlerin putlara ibadet veya ölüm arasında seçim yapmalarını ister.


(Oranın hükümdarı karşısında)ayağa kalkarak dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz. Şu bizim kavmimiz, Allah’tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dâir açık bir delil getirselerdi ya! Allâh’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?»”(el-Kehf, 14-15)


Karşısında yiğitçe ayağa kalkarak Allâh’a kulluğu bırakıp da putlara tapmayacaklarını îlan eden bu korkusuz gençlere sinirlenen kral, önemli bir iş için Ninova Şehri’ne gideceğini, geri dönünceye kadar kendilerine düşünmeleri için mühlet verdiğini söyler. Üzerlerindeki kıymetli elbiselerin soyulmasını emredip onları yanından çıkarır. Kralın tehdit edip korkuttuktan sonra durumlarını gözden geçirmeleri için onlara süre tanıması, Allâh’ın o gençlere bir lütfuydu.


Rûhu’l-Beyân Tefsîri’nde Bursevî Hazretleri, gençlerin bir çobanla karşılaştıklarını, çobanın onlarla aynı inanca sahip olup:


“-Madem rûhen kavminizden ayrıldınız, bedenlerinizle de kavminizde ayrılın (dağdaki geniş mağara demek olan) kehfe sığının! Şirk ehlinden uzaklarda, tenhâ bir yerde yalnızca Allâh’a ihlâsla ibadet edin. Eğer siz böyle bir şey yapacak olursanız, Allah sizin üzerinize sizi kavminize karşı kendisiyle koruyacağı bir rahmet yayar ve işinize büyük bir kolaylık sağlar, yani kendisinden yararlanacağınız ve size kolay gelecek yollar açar.” (bkz. el-Kehf, 16) diyerek gençleri “Benclüs Dağı”nda sarp bir mağaraya gizlenmeye yönlendirir.


Kendisi ve çoban köpeği de onlara katılır. Gençlerin her biri, babasının evinden bir şeyler alır, bir kısmını sadaka verir, kalan kısmını da yanlarına alarak mağaraya sığınırlar. Gece gündüz namaz kılıp, Allah Teâlâ’ya inleyiş ve feryad ile duâ ederler. Nafaka işini Yemliha’ya bırakırlar. O, sabahleyin bir miskin kıyafetine girerek şehre gider, lâzım olanı alır, biraz da havâdis araştırıp arkadaşlarına döner.


* * *


İbn-i Kesîr buna dayanarak tefsirinde, insanlar arasında fitnelerin baş göstermesi esnâsında meşrû olan tutumun bu olduğunu, dînine zarar gelir korkusuyla, fitne ve fitnecilerden kaçmak gerektiğini söyler. Hadîs-i şerifte buyrulur:


“Çok zaman geçmeden sizden birinizin en hayırlı malı, dînini fitnelerden kurtarmak üzere, kaçmak maksadıyla kendileriyle birlikte dağların tepelerini ve yağmur yağan yerleri takip edeceği birkaç koyun olacaktır.”(Buhârî, Ebû Dâvûd)


İşte böyle bir durumda insanlardan uzak kalmak meşrûdur, fakat sâir hâllerde meşrû değildir. Çünkü bu durumda cemaatlere ve Cumalara gitmek gibi önemli fırsatlar kaybolur.


Hadîs-i şerifte buyrulduğu üzere:


“İnsanlarla oturup kalkan, onların eziyetlerine katlanan mü’min, onlarla oturup kalkmayan, eziyetlerine katlanmayan mü’minden daha faziletlidir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55/2507)


* * *


Zorba kral şehre dönünceye kadar, bu şekilde mağarada kalmaya devam ederler. Kral gelir gelmez bu gençleri aratır ve babalarını yanına getirtir. Gençlerin babaları, oğullarının kendilerine isyan edip, mallarını yağma ettiklerini, çarşılarda israf edip, dağa kaçtıklarını söyleyerek özür dilerler. Durumu öğrenen Yemliha, az miktarda azık alıp yakalanmamak için hemen geri döner. Yakalanmaktan endişe eden gençler, ağlayarak secdelere kapanıp:


“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.”(el-Kehf, 10) diyerek yalvarırlar.


Allah Teâlâ, onlara bir uyku verir, yatarlar, nafakaları başuçlarında uyuyakalırlar.


“Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.”(el-Kehf, 11)


Hiddetlenen Dakyanus, gençlerin yerini buldurur. Gençleri uyutan Allah Teâlâ, onun gönlüne de mağaranın kapısını kapatmayı getirir. Dakyanos; açlıktan, susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun diye mağaranın girişinin ördürülmesini emreder. Dakyanos’un evinde îmânını gizleyen, Pendros ve Runas isimli iki mü’min vardır. Bunlar, Ashâb-ı Kehf’in isimlerini neseplerini ve kıssalarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak yapılan duvarın içine koymayı kararlaştırır ve yaparlar.


“Ey Rasûlüm! Baksaydın Güneş’in doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu, Allâh’ın mûcizelerindendir. Allah kime hidâyet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”(el-Kehf, 17)


“Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Hâlbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa-sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.”(el-Kehf, 18)


Yüce Allâh’ın onlara rahmet ve lütfunun bir tecellîsi de uyumaları esnasında Güneş’in mağaranın sağına ve soluna meyledip günün başında da sonunda da onlara değmemesiydi. Onları gören ise, onları uyanık sanırdı. Çünkü kendileri uyudukları hâlde gözleri açıktı. Köpekleri ise, onları korumak için mağaranın kapısında ön ayaklarının üzerine yatmıştı. O da onlar gibi uykudaydı. Yine Yüce Allâh’ın lütfunun bir tecellîsi de onları sağa-sola çevirmesidir. Tâ ki, yer onların etlerini yiyerek çürütmesin. Onların bu şekilde çevrilmeleri de Allâh’ın bir lütfudur.


İbni Atıyye der ki:


“-Onlar hakkında doğru olan şu ki, Yüce Allah onları uyudukları hâllerinde muhafaza etti. Böylelikle bu, hem kendileri için, hem de başkaları için bir âyet (mûcize ve belge) olmuş oldu. O bakımdan ne elbiseleri eskidi, ne bir hâlleri değişti.”


Sâlih ve hayırlı kimselerle arkadaşlık edip, Allah dostları ile oturup kalkmanın faydasını insan her zaman görür. Ashâb-ı Kehf’in köpeği onları bırakmayıp, onlarla birlikte olmanın bedelini, cennete onlar ile gireceği müjdesi ile alır.


“Onları bir mûcize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi:


«-Ne kadar durup kaldınız?» (Kimi:)


«-Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık.» dedi.


(Kimi de)şöyle dedi:


«-Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin.»


«Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da âhirette de aslâ kurtuluşa eremezsiniz.»


“Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dediler ki:


«Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir.» Sözlerinde üstün gelen mü’minler: «Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız.» dediler.”(el-Kehf, 19-21)


* * *


Müşriklerin, anne ve babasını, Allâh’ı inkâr etmedikleri için işkence altında öldürmelerine şâhit olup, kendisini de aynı şekilde öldüreceklerini anlayan Ammar bin Yâsir, dînini inkâra zorlandığı zaman dili ile inkâr ettiğini söylemişti. Ammar bin Yâsir’in dinden çıktığı haberini, sahâbîler Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e haber verdiler. Ammar bin Yâsir’i huzuruna çağırıp inkâr sözünü söylerken kalbinin ne durumda olduğunu soran Efendimiz’e, Ammar:


“-O sırada kalbim îmanla dopdoluydu.” cevabını verdi.


Onun zorluk ânında takındığı bu tavır kınanmamış ve aynı durum olursa aynı şekilde davranması, “Kalbi îmanla mâmur olduğu hâlde, inkâra zorlanan hâriç”(Bkz. en-Nahl, 106) âyetine binâen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından tenbih edilmişti.


Taşlanarak öldürülme gibi en zor ölüm şekli ile tehdit altında olan kimsenin bu zorlanmasının mazeret olarak kabul edilip kalbi îman dolu olduğu hâlde dili ile inkâr etmesi, dînen mahzurlu görülmeyip, cevaz verildiği halde mağaradaki gençlerin, zor şartlar altında dahî olsa küfre dönerlerse, aslâ kurtuluşa eremeyeceklerini söylemeleri dikkate şâyan bir durumdur. Bunun sebebi ise, bu yiğitlerin gâyesi, kendilerini kurtarmak değil, açık ve gizli olarak Allâh’ın rahmetini yaymaktır. Onun için ruhsat ile amel etmeyi değil, inançları uğrunda şehid edilmeyi temennî ederler. Çünkü Allah’tan çok sakınmaktadırlar. İnkâr ederek kurtuldukları zaman ise müşriklerin tesirinde kalarak tamamen îmanlarını kaybedeceklerini, inandıkları gibi yaşayamazlarsa yaşadıkları gibi inanacaklarını düşündüklerindendir. Burada, “…Eğer onlara uyarsanız muhakkak ki Allâh’a ortak koşanlar olursunuz.”(el-En’âm, 121) âyet-i kerîmesinde bahsedilen tehlike söz konusudur. İnsanların tamamının kâfir olduğu bir topluluğun içinde inancı saklamak, bir müddet sonra onlar gibi olma tehlikesini de içinde taşır.


Onların uyandırılmaları ise, mağarada kaldıkları süreyi bilmek ve insanları denemek içindir. Alışveriş esnasında tüccar, yıllar önce kullanılan parayı görünce, gencin hazine bulduğu zannı ile onu bırakmayıp ihbar eder. Gençle beraber mağaraya giden askerler, duvarın içine konulan kitâbeyi bularak durumu açığa çıkarırlar.


Çok kısa süre uyuduklarını zanneden Ashâb-ı Kehf, üç yüz küsur sene yattıkları mağaralarından, kabirden kalkar gibi uyanıp kalktıklarını anlamış ve vaktiyle ayaklandıkları müşriklere karşı başarılı olduklarını ve isteyip umdukları Allâh’ın merhametinin bir tecellîsini görmüş ve dolayısıyla önceden îman ettikleri şekilde Allâh’ın vaadinin hak olduğunu müşâhede ile bilmişlerdir. Kavimleri ise, bu hâdiseyle Allâh’ın “öldükten sonra diriliş vaadinin gerçek olduğunu”anlamışlardır. Çünkü onların uyuyup uyandırılmaları, ölüp sonradan diriltilen kimsenin hâline benzer. Bu kadar uzun süre, onları uyutmaya ve gıdasız olarak bulundukları hâl üzere tutmaya kâdir olan Allah, elbette ölüleri diriltmeye de kâdirdir.


Her şeyi anlayan gençler için gerçek ölüm zamanı gelmiştir, ruhlarını teslim ederler. İnançlı kral ve şehir halkından inananlar mağarada uyuyup orada vefat eden gençlerin kabirleri üzerine, bilinip takdir edilsinler diye mescit yaptırırlar. Böylece mescidi ziyaret edenler, Cenâb-ı Hakk’ın duâlara icâbet ettiğini, inanan kullarını zulümden kurtardığını, îmânın en büyük hazine olduğunu, en büyük dost ve yardımcının Allah olduğunu, kuvvet ve kudretinin sonsuz olup, her şeye gücünün yettiğini yakînen hissetsinler, Cenâb-ı Hak’tan ümitlerini kesmesinler.


“Ashâb-ı Kehf’in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları:


«Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir.» diyecekler. Diğer bazıları da:


«Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir.» diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:)


«Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir.» derler.


De ki: «Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.»


Onları ancak pek azı bilir. Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münâkaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!


Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.


De ki: «Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.»


Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (el-Kehf, 22-25)


Ashâb-ı Kehf’in sayıları hakkında farklı farklı kanaatlerde bulunanlar, bunu zanları ile yapmaktadır. Çok az kişi onların sayısını bilir. Kesin bilgi, Cenâb-ı Hakk’a aittir. Bu hususta kitap ehli ile tartışmak yersiz olup, Cenâb-ı Allah ne bildirdi ise onu söylemek yeterlidir.


İbn-i Abbâs der ki:


“-Ben Yüce Allâh’ın istisna ettiği az kimselerden birisiyim. Onlar yedi kişi idiler.”


İbn-i Cerîr de Atâ’dan İbn-i Abbâs’ın:


“-Onların sayısı yedi idi.” dediğini rivayet etmektedir. Ancak burada önemli olan bu insanların sayılarını bilmek değildir, önemli olan kıssadan ibret almaktır.


Yusuf Hemedânî Hazretleri devamlı:


“Rabbim, Sana itaat etmem ve Sana kulluk etmem için bana yardım et.” diye duâ eder ve bu şekilde duâ etmelerini müritlerine tavsiye ederlerdi. Allâh’ın yardım ettiği kişiler, Ashâb-ı Kehf gibi sebat ve kurtuluşa ererler.


“Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allâh’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.”(et-Tevbe, 116)


Yüce Allah kime hidayet bulma tevfîkini ihsân eder ve hakka götürecek şekilde ona yol gösterir, sevdiği ve râzı olacağı şeylere ulaşma başarısını ihsan ederse, o kimse, Ashâb-ı Kehf gibi doğru yola iletilen ve dünyada da âhirette de en büyük nasibe mazhar olan bir kimse olur. Samimî bir duâya icâbet edip, mağara gençlerini 309 yıl yemeden-içmeden besleyip koruyan, kendilerinden sonra bütün inananlara kıssalarını anlatıp kıyamete kadar unutturmayan, kullarından sağlam bir duruş ile kendisine güvenmelerini isteyen, bunu gördüğü zaman kullarının bütün işlerini üzerine alarak onların vekîli, kefîli tek yardımcısı olan Rabbimizin şânı ne yücedir. Zekeriya Paygamber’in duâsında buyurduğu gibi:


“…Sana yaptığım duâlarda (cevapsız bırakılarak)hiç mahrum olmadım.”(Meryem, 4)


Dipnot:Bu yazının hazırlanmasında Kurtubî’nin, el-Câmiu’l-Ahkâmü’l-Kur’ânTefsirinden, İsmail Hakkı Bursevî’nin, Rûhu’l-BeyânTefsiri’nden, İbn-i Kesîr Tefsiri’nden istifade edilmiştir.


Kaynak: Fatma Hâle Sağım, Şebnem Dergisi, Sayı: 179




8 Ocak 2020 Çarşamba

Allah (cc) ve Hz. Muhammed (asv) çocuklara nasıl değer verir?




"Hz. Peygamber'in üstün nitelikleri, merhameti, sevgi ve şefkati, gayri müslimlerin de çocukları dâhil olmak üzere bütün çocukları kucaklamıştır. O, engin tevazusuyla çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş hal hatırlarını sormuş, bu arada kusurlarını hoş karşılamış, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmişti. Aynı şekilde gayrı müslimlerin çocukları da Hz. Peygamber'in şefkat deryasında nasiplerini almışlardır. Hz. Peygamber, savaşlarda çocukların öldürülmesini, esirler içinde bulunan anne ile çocuklar birbirlerinden ayrılmalarını yasaklamış, gayri müslimierin de çocukların hastalandıklarında onları ziyaret etmişti.
Hz. Peygamber'in ailesindeki çocuklarla ilgilendiği konuları ihtiva eden hadislerden de bir Müslüman ailenin çocukları olduğunda neler yapması gerektiğini öğrenebiliriz. "Hz. Peygamber'in yakın çevresindeki çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, olara isim takar önceden kötü isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ, torunu Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. Oğlu İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise sahâbesine şöyle açıklamıştı:

"Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam İbrahim'in ismini koydum." (Bilindiği gibi Hz. Muhammed, Hz. İbrahim'in soyundandır.)"

"Hz. Peygamber, torunlarını evde bazen sırtına, bazen kucağına alıp eğlendirirdi. Hatta bazen Hz. Peygamber, câmide namaz kıldırıyorken bile çocuklar omuzunda veya sırtındadır. Bir gün Hz. Peygamber, zekât dağıtırken torunu Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omuzuna almıştı."
"Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuk ve torunlarının maddî ve mânevi eğitimiyle de ilgilenir, onlara, dünya ve ahîret mutluluklarını sağlamaya yönelik irşadlarda bulundu. Hz. Peygamber'in çocuklarını irşadlarında namaz ve zühd üzerinde çok durduğu görülmektedir. O (s.a.v.) sabah namazına çıkarken Hz. Fâtıma'nın kapısına uğrayıp namaza kaldırırdı."
ÎSLÂMIN ÇOCUKLARA VERDÎĞÎ DEĞER
Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir topluma (1) peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.) kız olsun, erkek olsun, bütün çocuklara eşit muamele ve sevgi göstermeyi emrediyordu, İslâm nazarında insan,"ahsen-i takvim" (en güzel bir yaratılış)üzere yaratılmış (2) ve mahlûkatın en şereflisi olarak kabul edilmiştir. (3) İnsan yavrusu olan çocuğun da bu özelliklere sahip olacağı gayet tabiîdir. Nitekim gerek Kur'ân-ı Kerîm, gerekse Hadis-i Şeriflerde, çocuğun değerinden bahseden ifadelere sık sık rastlamak mümkündür.
İslâm, Kur'ân'ın ifadesiyle çocukların, dünya hayatının bir süsü olduğunu  (4) bildirirken; Hz. Peygamberin diliyle de sâlih  evladı, kişinin ölümünden sonra, sevabını devam ettirecek bir hayır kaynağı olarak nitelendirmektedir. (5) Kur'ân'daki pek çok âyetin bizzat çocuklardan ve çocuklarla ilgili hükümlerden bahsetmesi, Hz. Peygamberin çocuklarla ilgili pek çok hadisi; ve nitekim Hz. Ömer'in (r.a.) çocuklara bulûğ çağına kadar 100 dirhem nafaka bağlaması (6) çocuğun Islâmdaki yerinin ve değerinin ifadeleridir.

1. Kur'ân Ayetlerinde Çocuğun Değeri

Kur'ân-ı Kerîm, anne babaların evlatlarına karşı yaratılıştan ve içten gelen bir sevgi ve şefkat beslediklerini ifade etmektedir. Bu durum bazı ayetlerde çocuk kelimesi yerine, gözbebeği manasına gelen "kurratu ayn"tabirinin kullanılmasından anlaşıldığı gibi (7); Hz. Yusuf'un (a.s.) kaybolması karşısında, Hz. Yakub'un (a.s.) ona karşı duyduğu şefkat ve hasretten dolayı, gözlerinin kör olmasına sebep olan ağlayış ve ızdıraplarını dile getiren ayetlerden de (8) anlaşılabilir.
Küçük bir bebek iken Nil nehrine atılmak zorunda kalan Hz. Musa'nın (as.) annesinin durumunu anlatan âyetler de (9), annenin çocuğa karşı duyduğu derin sevgi ve şefkatin etkileyici ifadeleridir.
Dünyada hoşa giden her çeşit güzellikten toplandığı yer olan ahiret ve cennet hayatında da çocukların varlığından bahsedilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm üç ayrı sûrede, "saçılmış inciler"ebenzetilen cennet çocuklarından bahsetmektedir.10
Kur'ân'da çocuğun insanlara sevimli gösterildiğinden bahsedilmiş (11), ancak müminlerin dikkatli olmaları gereği hatırlatılarak, mal ve çoluk-çocuğun, onlan Allah'ı anmaktan alıkoymaması emredilmiştir.(12) Bir ayette ise, mal ve çocuklar bir fitne (imtihan vasıtası) olarak nitelendirilerek, gerçek mükâfatın Allah katında olduğuna dikkat çekilmiştir. (13)
Kur'ân'da direkt olarak çocuklardan bahseden ayetlerin sayısı 297'dir. Ancak çeşitli yönlerden çocukla alâkalı ayetlerin sayısı 342'yi bulmaktadır. (14) Öte yandan çocukla ilgili en önemli kavramlardan biri olan terbiye (eğitim) fiilinden bahseden "Rabb" kelimesi ise, Kur'ân'da Allah isminden sonra en çok zikredilen bir kelime olup (15) 965 defa anılmıştır. (16)
Konumuz açısından Kur'ân'a bakıldığında, çeşitli âyetlerde yer alan baba-oğul ilişkilerinin tümünde, babanın oğula hitap tarzının her zaman şefkat ve merhamet ifadesi olan"Yavrucuğum, Oğulcuğum" şeklinde olduğu görülecektir. (17)

"Lokman, oğluna öğüt vererek O "Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük bir zulümdür" demişti. ... "Ey oğulcuğum! İşlediğin şey bir hardal tanesi olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Latîf’tir, her şeyden haberdârdır... Ey oğulcuğum! Namazı kıl, iyiliği emredip, kötülüğü önle, başına gelen şeye sabret; doğrusu bunlar azmedilmeğe, değer işlerdir." (Lokman, 31/16-19)

Diğer kutsal kitaplarda (Tevrat, İncil) rastlanmayan (*) bu hitap tarzının, İslâm'ın kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok ayetlerinde yer alması dikkate değer bir konudur. Gerçekten, baba-evlât ilişkilerinde sevgi ve şefkat yüklü bu ifadelerin Kur'ân ayetleri aracılığı ile insanlara duyurulması bile-İs-lâm'ın çocuklara verdiği değeri belirtmesi bakımından-yeterlidir kanaatindeyiz.

2. Hz. Peygamber'in Sünnetinde Çocuğun Değeri

"Âlemlere rahmet olarak gönderilen"(18) Hz. Muhammed (s.a.v.), ilk önce kız-erkek ayırımını ortadan kaldırmış ve çocuklar arasıda eşit davranılmasını emretmişti. (19) Aynı şekilde çocuklara beddua etmeyi yasaklamış, (20)

"Küçüklerimize şefkat göstermeyen bizden değildir."(21)

buyurarak, çocuklara karşı sevgi ve şefkat göstermeyi manevî müeyyidelerle topluma kabul ettirmiş ve bunda da oldukça  başarılı olmuştu. Bu başarıda, Hz. Peygamberin bizzat kendi hayatında çocuklara karşı gösterdiği sevgi ve ilginin rolü büyüktür. O'nun çocuklara karşı şefkat ve merhametinin çeşitli misallerini aktarmak yerinde olur.

Hz. Peygamberi (s.a.v.), "çocuklarına ve ailesine karşı insanların en şefkatlisi" olarak vasıflandıran Hz. Enes (r.a.), şöyle demektedir:

"Ailesine karşı Ondan daha şefkatli olan hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in, Medine'nin kenar mahallelerinde oturan süt annesi vardı. Süt annenin kocası demircilik yapmaktaydı. Beraberinde biz de olduğumuz halde Hz. Peygamber, oraya çocuğu görmek için giderdi. Varınca, duman dolu eve girer, çocuğu kucağına alarak koklar ve öper, bir süre sonra dönerdi." (22)

Henüz süt emme çağında iken vefat eden İbrahim'in ölüm ânını konu alan bir hadiste ise, Hz. Peygamber'in can vermekte olan oğlunu kucağına alıp öptüğü, bu sırada gözlerinden yaşlar boşandığı bildirilmekte ve bu durumu gören Abdurrahman b. Avf'ın (r.a.), "Siz de mi ağlıyorsunuz, Yâ Rasûlallah?!."demesi üzerine,

"Bu ağlayış rahmet ve merhamettendir. Göz ağlar, kalp mahzun olur, fakat biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağı şeyi söyleriz. İbrahim! Senden ayrıldığımız içen gerçekten mahzunuz." 

cevabını verdiği, rivayet edilmektedir. (23) Yine buna benzer bir olayda, kucağında can vermekte olan çocuğa bakınca dayanamamış ve gözleri yaşla dolmuştu. O'nun ağladığını görenler, "Bu nedir Yâ Resûlallah?" diye sorunca,

"Bu, Allah'ın, kullarının kalplerine yerleştirdiği bir rahmet ve merhamettir. Allah, kullan arasında ancak merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder." (24) buyurmuştu.

Hz. Peygamber'in çocukları öptüğünü gören bir bedevi, bunu yadırgamış ve "Demek siz çocukları öpüyorsunuz ha!.. Halbuki biz onları hiç öpmeyiz!" demekten kendini alamamıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

"Şayet senin kalbinden Allah merhameti söküp almışsa, ben ne yapabilirim."(25)

buyurarak, çocuk sevgisinden yoksun bir kalpte merhametin de bulunamayacağını ifade etmişti.
Hadis kitaplarında daha pek çok örneğini bulabileceğimiz, şefkat ve merhameti bu dereceye varan Hz. Peygamber'in çocuklara olan sevgisini çeşitli yönleriyle görmek mümkündür. Zaman zaman torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i (r.a.) bağrına basarak öpen ve onlar için dua eden (26) Hz. Peygamber, bu sevgi ve şefkati diğer çocuklara da göstermekteydi. Çocukluğunun büyük bölümünü Hz. Peygamber'in torunlarıyla birlikte geçiren ve yıllar sonra İslâm ordusunun komutanlık görevini üstlenen Üsâme b. Zeyd (r.a.), Hz. Peygamber'in bir dizine kendisini, diğer dizine de torunu Hasan'ı oturttuğunu, sonra ikisini de bağrına basarak,

"Ey Rabbim, bunlara merhamet et; çünkü ben de bunlara karşı merhametliyim."

diyerek dua ettiğini rivayet etmektedir. (27) Yusuf b. Abdullah (r.a.) adındaki sahabi de, "Hz. Peygamber beni kucağına oturttu, başımı okşadı ve bana Yusuf ismini verdi." demektedir. (28) Aşağıdaki hadis ise daha ilgi çekicidir. Hz. Enes anlatıyor:
"Yahudilerden bir çocuk hastalanmıştı. Nebî (s.a.v.) onu ziyarete gitti. Başucunda oturarak ona, 'Müslüman ol! 'dedi. Bunun üzerine çocuk, yanındaki babasına baktı; babası, 'Ebu'l-Kâsım'a itaat et.' deyince, çocuk Müslüman oldu. Sonra Nebî (s.a.v.), 
'Benim vasıtam ile onu cehennemden kurtaran Allah'a hamd olsun.' diyerek kalktı. (29)

Çocuklara ikramı ve onların terbiyelerini güzelleştirmeyi emreden (30) Hz. Peygamber (s.a.v.), insanlara emrettiklerini kendi hayatında da tatbik etmekteydi. Maddî ikramı "yılın ilk turfanda meyvesini huzurunda bulunanların en küçüğüne vermekle" (31) yaparken; manevî ikramı da çeşitli şakalaşmalar, hâl-hatır sormalar ile yerine getirirdi. Bazen kendi torunlarını (32) bazen de başka çocukları (33) omuzunda taşıyarak, onları sevindiren Hz. Peygamber'in, onlarla şakalaşması da dikkate değerdir. Mahmûd b. Rebî' (r.a.) adlı sahabi, kendisi beş yaşlarında iken Hz. Peygamber'in, bir kovadan ağzına su alarak yüzüne püskürttüğünü rivayet etmekte ve yıllar geçmesine rağmen yüzünün hiç ihtiyarlamadığını, övünerek ifade etmektedir. (34) Hz. Enes ise, "Resûlullah (s.a.v.) bizlerle şakalaşır, hatta küçük kardeşime, Ey Ebû Umeyr, küçük kuşun ne oldu' diye latife eder, takılırdı." (35) demektedir.

Manevî ikram kabilinden zikredeceğimiz şu hadise ise, Hz. Peygamber'in çocuklara karşı hoşgörülü oluşunun en güzel örneklerinden biridir. "Çocuğun küçüklüğündeki yaramazlığını, büyüdüğü zaman aklının çok olacağına bir alâmet olarak"(36) kabul eden Hz. Peygamber, yaramazlık yapan çocuklara hemen müdahale etmemeyi emretmiştir. (37) Bir defasında, Ensar'dan birisinin sahibi bulunduğu hurma ağaçlarını taşlayan küçük yaramaz Rafı' b. Amr'ı, bahçe sahibi yakalayıp Hz. Peygamber'in huzuruna getirmişti. "Yavrucuğum, ağaçlan niçin taşlıyorsun."diye soran Hz. Peygamber'e Rafı', "Aç idim yâ Rasûlallah, karnımı doyurmak için taşladım." cevabını verince, "Bir daha ağaçlan taşlama yavrum, altına düşenleri alıp ye!" buyurmuş, sonra da Rafı'in başını okşayarak, "Allah'ım, bu yavrunun karnını doyur." diyerek duada bulunmuştu. (38)
Öte yandan rivayetler, Hz. Peygamber'in, torunu Ümâme sırtında olduğu halde mescide girdiğini, namaz kılarken rükûa gittiğinde onu yere bırakıp, kalkınca da kaldırdığını (39); yine namaz kılarken, secdede Hasan ve Hüseyin'in, Hz. Peygamber'in sırtına çıktığını ve onlar düşmesin diye secdesini uzattığını (40), ayağa kalkınca düşmemeleri için eliyle tuttuğunu (41) hatta hutbede iken bile minberden inerek torunu Hasan'ı kucakladığını (42) ve yanına aldığını haber vermektedir. Annesinin çocuğuna karşı şefkatini tam manasıyla takdir eden Hz. Peygamber,

"Uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine sıkıntı vermesin diye kısa keserim" buyurmaktadır.(43)

Bizzat ayet ile huşu' emredildiği gibi (44) Hz. Peygamber de namazın huşu içinde kılınması, başka şeyle meşgul olunmaması için çeşitli uyanlarda bulunmuştur. (45) Buna karşılık, Hz. Peygamber'in namazda çocuklarla meşguliyetinden bahseden rivayetler, onlara gösterilmesi gereken müsamaha ve anlayışın hudutsuzluğunu ifade etmektedir. Aynca, Hasan, Hüseyin, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Zübeyr gibi henüz bulûğ çağına gelmemiş çocukların bîatlarını kabul etmesi de (46) çocuklara verdiği değerin bir diğer örneğidir.
Dipnotlar:
1- "Aralarında birine bir kız olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenme­ ye çalışır, onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar." (Nahl, 16/58, 59.)
2- "And olsun ki, biz insanı en güzel şekilde yarattık." (Tîn, 95/4.)
3- "And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık." (Isrâ, 17/70.)
4- Kehf, 18/46.
5- Müsned, V, 269.
6- San'anî, Musannef, V.311.
7- Furkân, 25/4; Kasas, 28/9
8- Yûsuf, 12/84-86.
9- Tâhâ, 20/40; Kasas, 28/10-11.
10- İnsan, 76/19; Vakıa, 56/17; Tür, 52/24.
11- Âl-i İmrân,3/14.
12- Münâfıkûn, 63/9.
13- Teğâbun, 64/15; Bu ayetteki "fitne", İbn Kesîr'e göre imtihan ve sınama aracı demektir. Kul bunlarla imtihan edilerek, Allah'a âsi veya âbid olduğu bilinmiş olur. bk. İbn Kesîr, Tefsîru Kur'âni'l-Azîm, Kahire, ıs. IV, 376.
14- Geniş bilgi için bk. Canan, Allahın Çocuklara Bahşettiği Haklar, s. 17-20.
15- M. Fuad  Abdulbâki, Mu'cemu'l-Müfehres. ist. ts., "Rabb " mad.
16- Nevzat Ayasbeyoğlu, İslâmiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, İst. 1968, s.16.
17- Bu âyetlerin tamamında "Büneyye" kelimesi geçmekledir ki, bunun Tüıkçemizdeki tam karşılığı "Oğulcuğum" demektir. Ancak dilimizde şefkat ve sevgi ile hitap tarzının kız erkek ayırımı olmaksızın, daha ziyade "Yavru­cuğum" kelimesiyle ifade edildiğini belirtmek isteriz. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de hem babanın evlâdına, hem de evlâdın babaya karşı hitap şekille­rini gösteren âyetler şunlardır: "Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları gö­türürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış oğluna "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kâfirlerle birlik olma" diye seslendi." (Hûd, 11/42). Babası (Hz. Ya'kûb, oğlu Hz. Yûsufa) şunları söyledi: "Oğulcuğum! Rüyanı kardeşle­rine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar, zira şeytan insanın apaçık düşma­nıdır." Yusuf, 12/5.
18- "Ey Muhammed! Biz Seni âlemlere ancak bir "rahmet" olarak gönderdik."Enbiyâ, 21/107.
19- Müslim, Hibât, 13.
20- Müslim, Birr, 87.
21- El-Hâkim, Müstedrek ala's-Sahîhayn, Beyrut, ts. î, 62.
22- Buhârî, Edeb, 18.; Müslim, Fedâil, 63; el-Hâkim, Müstedrek ala's-Sahîhayn, IV, 40.
23- Buhârî, Cenâiz, 44.
24- Zebîdî, Tecrid-i Sarih, IV, 376.
25- Buhârî, Edeb, 18.; Müslim, Fedâil, 65.
26- Tirmizı, Menâkıb, 31.
27- Buhârî, Edeb, 22.
28- El-Cüâm, Fadlullahis-Samed fî tavdîhi'l-Edebi'l-Müfred, Kahire, 13 88,1,461.
29- Ebû Dâvud, Cenâiz, 5. Buhârî, Cenâiz, 79.
30- Ibn Mâce, Edeb, 3.
31- Muvatta', Medine, 2; Heysemî, Mecmauz-Zevâid, Beyrut, 1967, V, 39.
32- Tirmizî, Menâkıb, 50.
33- El-Hâkim, Müstedrek ala's-Sahîhayn, m, 555-56.
34- Buhâri, Diim, 18, Daavât, 31.
35- Buhâri, Edeb, 81; Ibn Mâce, Edeb, 24.
36- Münâvî, IV,310.
37- Bugünün Pedagogları da fazla usluluğu bir hastalık olarak kabul etmekte­dirler, bk. Jacquin, s. 38.
38- îbn Mâce, Ticârât, 67.
39- Buhâri, Salât, 106; Muvatta, Sefer, 81.
40- Heysemî, age, 182.
41- Müslim, Mesâcid, 42.
42- Buhâri, Fiten, 20; Tirmizî, Menâkıb, 31.
43- Buhâri, Ezan, 65.
44- Mü'minûn, 23/l-2.
45- Buhâri, Ezan, 88; İbn Mâce, İkâmet, 68.
46- Heysemî, VI>40., IX, 285.
(Prof. Dr. M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allahı Nasıl Anlatalım)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Peygamberimiz çocuklara nasıl davranırdı?






Mükemmel bir insan ve rehber olan Peygamber Efendimiz'in (asm) çocuklarla iletişimi


Cocuk cennet kokusudur buyurmuş Peygamberimiz (asm). Torunlarına ‘reyhanlarım’ diyordu bu yüzden. Reyhan; çok güzel koku veren görünümü iç açıcı ama bakımı çok fazla gayret isteyen bir çiçektir. Peygamber efendimiz, o çiçekleri büyütmekle vazifeli anne ve babalara çiçekler için tavsiyede bulunuyor:
“Çocuklarınıza iyi davranın onları iyi terbiye edin”
Peygamberimiz bir gün namaz kılıyordu. Secdede çok uzun kaldı. Vahiy mi geldi diye Sahabeler merak etti. Peygamberimiz namazı bitirdi. Secdede niçin uzun kaldığını merak eden sahabelere meraklarını giderici şu açıklamayı yaptı: “Oğullarım sırtıma binmiştiler ya, acele edip oyunlarını bozmak istemedim” Bizler ise, yaramazlık yaparlar diye, çocukları özellikle camiye götürmeyiz. Çocukla beraber oyun oynarken, çocuk için en güzel bir anda onu orada bırakıp; “namaza gidiyorum” deriz. Hâlbuki peygamberimiz, Umame omzundayken namaza başlar secdeye gittiğinde çocuğu indirir, kalktığı zaman tekrar omzuna alırdı.
Çocuklar her duyduklarını kaydederler
Peygamberimiz bir çocuğun elinden tutunca o bırakıncaya kadar elini çekmezdi. En büyük dikkatsizliklerimizden birisi budur. Oyun anında işitmez, görmez, anlamaz sanırız onları. Hâlbuki çocukların alıcılarının en çok açık olduğu andır oyun anları. Yapmalarını istediğimiz şeyleri o anlarında söyleyebiliriz. Onların hemen kabullenmelerini ve farkına varmadan şartlanmalarını sağlar oyun anları, fakat bu çok önemli anları biz oyundadır duymaz diyerek çocukların duymaması gereken konuları onların belleklerine işleyerek geçiririz. Misafirliklerde çocuklar bir köşede oynarken, annelerinin konuştukları her şeyi kafalarına kaydederler.
Hz. Aişe validemiz oyun oynarken vahiy gelmiş ve vahyi ezberlemiştir.
Efendimizin çocuklarla iletişimi ve çocuklara yaklaşım tarzı
Eğitimi âlemlerin Rabbi tarafından yapılmış bir sevgi peygamberidir O. Tüm insanlığa kusursuz bir örnek olarak gönderilmiş rahmet peygamberidir. Onun çocuklara karşı davranışı rabbimizin istediği şekildedir. Çocuk eğitimin çok önemli olduğu bilen Müminler olarak, çocuklara nasıl davranmamız gerektiğini yalnızca ona bakarak öğrenebiliriz. O nasıl davrandıysa aynı şekilde davranarak hem aile içi huzura hem de toplumsal huzura ulaşmamız mümkün. Çünkü O’nun hayatının her karesinde, hem dünya hem de ahiret hayatının mutluluğu gizlidir.
Çocukların hayatındaki ilkler önemlidir
Peygamberimiz çocukların hayatlarındaki ilk’lere dikkat ederdi. Bu ilklerden birisi de çocuğun midesine inen ilk gıdaydı.  Peygamberimiz, Enes’in annesinden Enes’i doğurduğunda çocuğa süt verilmeden kendisine haber verilmesini istemişti. Enes doğar doğmaz Efendimizin yanına getirildi. Peygamberimiz de bebeğin ağzının içini iyi cins bir hurma ile ovdu yani tahnik etti.
Peygamberimiz diğer önem verdiği ilklerden birisi de çocukların ilk duyduklarıydı.
“Kimin bir çocuğu olur da sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okursa, ona Ümmi Sübyan (bir tür çocuk hastalığı) zarar vermez” 
Çocuk ne yaparsa yapsın dövülemez
Peygamberimiz küçük çocukları dövmeyi yasaklamıştı. Hz. Enes, on yıla yakın bir süre peygamberimizin yanında kaldı. Peygamber Efendimiz bu süre içinde kendisine bir defa bile kızmadı. On veya on üç yaşından önce çocuk ne yaparsa yapsın dövülemezdi.
Efendimiz; “Toprak çocukların ilkbaharıdır” buyurmuştur. Toprak, insandaki negatif enerjiyi çektiğinden toprakla oyun çocukların rahatlamasını sağlar.
Çocuğa ilk öğretilecek bilgi; Nahl suresinin 78. ayetidir
Çocuğa ilk kelam olarak öğretilmesini istediği şey Nahl suresinin 78. ayeti idi.
Meali: “Allah sizi, analarınızın karnından siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi”

Sahabe; yeni doğan çocukları için sofra kurardı
Peygamberimiz, elini yeni doğan bebeğin başına koyarak dua ederdi. Çocuğun doğumundan sonra ziyafet vermek bu duanın toplu yapılması için olduğundan sahabeler yeni doğan bebekler için ziyafet yemeği vermeyi önemserlerdi. Peygamberimiz sayıların ve günlerin batıllığını bize bildirmekle beraber, çocuğun hayatında bazı günlerde ve yıllarda bir takım olayların başlatılmasını uygun bulur. Çocuğun önemli günlerinden biri de, çocuğun eğitimin başladığı gündür. Bu yaş dört yaşını 4 ay 4 gün gecedir. Peygamberimiz kendisine bir çocuğun doğum haberi ulaştırıldığında bizim sorduklarımıza benzemeyen bir soru sorardı: “Yaratılışı tam mı?” Tam cevabını alınca da onu eksiksiz gönderen Rabbine şükrederdi. 
Efendimiz çocuklara hayır demezdi
Hz. Hasan ve Hüseyin, bir gün peygamberimize gelerek, Efendimizin kendilerine bir deve almasını istediler. Peygamberimiz o anda çocuklara deve alacak durumda değildi. Torunlarını üzmeden deveyi unutturacak bir çözüm yolu buldu. Küçük torunlarının önüne çökerek onlara seslendi; “Haydi binin bundan daha iyi deve mi olur” Çocuklar büyük bir sevinçle dedelerinin sırtlarına binmişler ve deveyi unutmuşlardı. Çocukların bu tarz istekleri karşısında bizler tarafından söylenen sözler hep aynıdır; Paramız yok, ileride alırız, daha sonra vs. Bu sözler, çocuklara parayı önemsetir ve onları fakirlik psikolojisine sokar. Eğer bunu fark edemez isek çocuklarımız, büyüdüklerinde paraya tapar hale gelirler.
“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın”
Efendimiz; “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” buyurmuştur. Peygamberimizin göbeği üzerine akıtan torununu almak isteyen Ebu Leyla bin Abdurrahman’a Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Oğlumu bırakın hacetini tamamlayıncaya kadar onu korkutmayın”
Asla çocukları çocuk yerine koymayın!
Peygamber Efendimiz çocuklarla karşılaştığında büyükler gibi selam verirdi. Onlarla sır paylaşırdı. Çocuklara değer verir en yorgun olduğu zamanlarda bile onları incitmezdi. Ayrıca, Peygamberimize göre çocuklar büyükleri rahatsız etmez, büyükler çocukları rahatsız eder. Hasta çocuk ziyaretinde bizler çocuklarla ilgilenmekten çok anne ve babayla konuşmakla meşgul oluruz. Oysa peygamberimiz çocuklarla meşgul oluyor, onlarla konuşuyordu.
Milli Gazete