3 Mart 2011 Perşembe

Gul peygamberim,







Gul peygamberim,

Ummetin Sana selam gonderince, Allah (cc)`in melekleri bu selami alir Sana iletirlermis, oyle ise:

Es-selamu aleyke Ya Rasulallah
Es-selamu aleyke Ya Habiballah
Es-selamu aleyke Ya Nebiyallah
Selam Sana Ey Gul-i Rana !

Ya Rasulallah,

Suan elimde tuttugum kalem dahi hal-i ruhuyetimi Sana izah etmekten aciz kaliyor Ve Sana yazdigim her kelimeyi “kelime”olarak degilde ruhumdan gelen bir duygu yuku olarak kelimelere yansitiyorum Neye, nerden ve nasil basliyacagimi bilmeden, bir sehre ilk defa tesrif eden bir insan gibi, ben de hangi duygu selinde bogulacagimi bilmeden baslamak istiyorum acizane

Ya Habiballah,

Gonlumun Gulu, ruhumun huzur kaynagi, guzide insan, rahmet peygamberim!
Gullere bakipta hayran olmamak olmaz, guller kokusunu da o guzelligini de Senden almistir Kimbilir Senin cemaline bakanlar ne kadar meftun oldular Sana Hani Ebu Cehil Sana: “Ya Muhammed ne kadar cirkinsin”demisti Sen de sukut etmistin, Sen biliyordun ki herkes kalbinin guzelligi kadar guzelligi gorebilirdi Ve derken Ebu Bekir (ra), sadik dostun gelmisti de Sana hayran hayran bakip, ve can-i gonulden: “Ya Rasulallah ne kadar guzelsin”demisti

Sana Ebu Bekir(ra) gozuyle bakmayi ne kadar yeglerdim Ben de Yesil Kubbeni seyrediyorum resimlerde Ne kadar Ebu Bekir (ra) misali hayranlikla bakmayi beceremesemde, Senin icin kalbimin en derinliklerinde Sana ozlemim ve sevgim var Ya Rasulallah, ne zaman dunya hayati beni cok mutlu ediyor ven ne zaman benim canimi acitiyor, o an odama kosuyor ve Senin Yesil Kubbeni bakarak agliyorum Sanki Sen yanimdaymissin gibi Seninle konusuyor ve mutlulugu, da huznu de Seninle yasiyorum Masuk asksiz olmaz Ya HabiballahYuregimdeki yanan gizli bir korsun ve insaAllah hep oyle kalacaksin

Ey Gonuller Sultani, Ask ikliminin en Guzel Sevdasi,

Kalbimiz aciyor buralarda Seni Sensiz yasamak zor geliyor bizlere Senin yolunda gidenlerden yuz ceviriyor bir coklari Islam garip baslamisti, suanda boynu bukuk devam ediyor ya Rasulallah Bu kadar guzel bir dini guzel yasayamayan bizlere, darbe ustune darbe indiriliyor Allah cc`a kasem olsun ki, bizler birseylerin farkina varma noktasindayiz Ya Rasulallah Indirilen darbeler artik gozumuzu acmamiza vesile oldu biiznillah Bu kalpler Hak`kin ve Senin askini yasadikca islam bayragida gonullerde ve bu kainatta hep dalgalanacak insaAllah

Ya Rasulallah, yurekler Senin ozlemine bogulmus, Senin Sancaginin altinda bulusacagimiz gunu bekliyoruz
Ne kadar gunahkar olsakta, Seni cok seviyoruz, ve sairin diliyle ”Seni Seven Senin gibi olmali” bunun da idrakindeyiz acizane

Duygularimi dahi anlatmaktan aciz kaldigim suanlarda mektubuma son veriyorum Ben isterdim ki Ya Rasulallah, Sana yazdigim her mektubun altina gozyaslarimla imzami atabilseydim Fakat…

O beklenen gunde sefaatinden bizleri mahrum eyleme Sevgili Peygamberim…

Ve tekrardan…

Es-selamu aleyke Ya Rasulallah
Es-selamu aleyke Ya Habiballah
Es-selamu aleyke Ya Nebiyallah
Selam Sana Ey Gul- Rana !

Kula duâ etmek yakışır


e-PostaYazdırPDF

Hasan Bey: “Cenâb-ı Hak bizim her duâmıza ‘Lebbeyk!’ diyor. Ancak bazen farklı şekilde kabul ediyor. Yani bizim için en güzel şekilde takdir ediyor. Rabbimizin bize her şeyi güzel sûrette vereceğine dair herhangi bir vaadi mi var? Ya da buna-–hâşâ—mecbur mu?”

Cenâb-ı Hak, Hâlık’tır; biz O’nun yarattığı mahlûkuz. O Fâtır’dır; biz O’nun yoğurduğu fıtratız. O Rahîm’dir; biz rahmete muhtacız. O Rauf’tur; biz O’nun re’fetine ve yumuşak tavırlarına muhtacız. O Rahman’dır; biz O’nun merhametini umuyoruz. O Halim’dir; biz O’nun yumuşak huylu muâmelesine muhtacız. O Ğafûr’dur; biz O’nun mağfiretine muhtacız. O Vedûd’dur; biz O’nun tarafından sevilmeye muhtacız. O Vehhâb’dır; biz isteyen ve zenginliğinden varlık ve sayısız nimetler, ihsanlar ve ikramlar uman kullarıyız. O Rab’dir; biz terbiyeye muhtacız. O Ğanî’dir; biz O’nun vermesine, feyzine ve bereketine muhtaç ve muntazırız. O Mücîb’dir; biz duâ eden ve cevap bekleyen kullarız.1
Biz O’nun kuluyuz. Duâ bizim şe’nimiz. O bizim Rabb’imiz; duâmıza cevap vermek ve dilediğince kabul etmek de O’nun şe’nidir. Biz duâmızı yaparsak, O bize cevap veriyor ve istediğimizin ya aynısını, ya da daha evlâsını veriyor. Duâmızı kabul ediyor. Duâ, O’nunla bizim aramızda en sağlam, en sağlıklı, en canlı, en diri, en hayatdâr, en salim, en emin, en kısa, en tesirli, en müstecâp, en huzurlu, en kuvvetli, en nazik ve en nezih bağlantı ve kanaldır. Bundandır ki Yüce Kitabında O, “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” 2 diye ilân ediyor.
Ana ile evlât arasındaki nezih ve nazik muameleyi düşünelim bir kez. Evlât her istediğinde, ana şefkatinden bin bir parça olmaz mı? Eğer evlâdının istediği elinde varsa, canla-başla vermez mi? Bir yaşındaki bir yavruya annenin düşkünlüğünü ve düşkünlüğüne denk olarak yavrunun isteklerine kendisini feda edişini hesap edebiliyor muyuz?   
Hazret-i Ömer (ra) anlatmıştır: “Bir gün bir takım esirler getirilmişti. Esirler içinde bir kadın vardı; kadın sağa sola koşturup çocuğunu arıyordu. Bir çocuğa rastladığında çocuğu tutuyor, bağrına basıyor, kokluyor, okşuyor ve emziriyordu. Resul-i Ekrem Efendimiz (asm):
“Şu kadının çocuğunu ateşe atabileceğini zanneder misiniz?” buyurdu.
Biz de:
“Hayır, ya Resûlallah! Vallahi atmaz!” dedik.
Allah Resulü (asm):
“İşte Allah kullarına, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu.3
İşte böyle bir İlâh’ımız, böyle bir Hâlık’ımız, böyle bir Yaradan’ımız, böyle bir Allah’ımız var. Elimizi açtığımızda, kalbimizi müteveccih kıldığımızda, gönlümüzü verdiğimizde, içtenlikle yöneldiğimizde bize cevap veriyor, “İsteyin; vereyim.” 4 diyor.
Ancak çoğu zaman biz şartlardan ve kurallardan kendimizi kurtaramıyoruz; kendi kabuğumuzu kıramıyoruz, kendimizi nazdan niyaza alamıyoruz, duâ ve kulluk makamını yeterince değerlendiremiyoruz.
İslâm büyüklerinden meşhur Ata, itikâfı şöyle tanımlar: “İtikâfa giren kimse, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup, ‘İhtiyacımı karşılamadıkça buradan ayrılmam!’ diye yalvaran birisine benzer. Nitekim o da Cenâb-ı Hakk’ın bir mabedine sığınmış ve ‘Beni affetmedikçe buradan ayrılıp gitmem ya Rab!’ diyor.”
Demek, duâlarımızın kabulü için içtenlikle istemek ve yalvarmak gerekiyor. Kulluğumuzu takınmamız gerekiyor. Yakarışı sürekli kılmamız ve duâyı hiçbir şekilde elden bırakmamamız gerekiyor.
Ancak; hiç şüphesiz, bizim içtenlikle isteyişlerimiz karşısında Allah’ın duâlarımızı kabulünü ve isteklerimizin ya aynısını, ya da daha evlâsını verişini O’nun için “mecburiyet” sıfatıyla izah edemeyiz. Yani Allah bir şeye mecbur kalmaz. Allah’ı hiç kimse, hiçbir konu için “icbar” etmez, edemez, zor kullanamaz. Her zaman ve her zeminde, dünyada ve âhirette Cebbar olan Allah’tır, İcbar eden Allah’tır, başkasını mecbur bırakan Allah’tır. 
Binâenaleyh; Allah’ın yalvarışlarımıza cevap verişi, isteklerimize ilgi duyuşu, duâlarımızı kabul edişi, günahlarımızı affedişi ve bizi bağışlayışı sırf O’nun üzerimizdeki sonsuz merhametini, sınırsız rahmetini, engin şefkatini, nezih sevgisini, bize ve isteklerimize ne yüce değer verişini gösterir.
Her hâl ve her şartta Allah’a hamd olsun!

DUÂ
Ey Mücibü’d-Daavât! Duâmı makbul kıl! Sa’yimi meşkûr kıl! Amelimi mebrur kıl! Duâmı merdut, kulluğumu matrud, imanımı meşkûk, davranışımı müfsid kılma! Nifak, hilâf, fesat, kin, adavet, düşman ve şeytan fitnesinden bizi ve ehl-i imanı koru! Âmin!

Dipnotlar:
1- Bediüzzaman, Mektubat, s. 234, 235.
2- Furkan Sûresi, 25/77.
3- R. Sâlihîn, 417.
4- Mü’min Sûresi, 40/6.
 

2 Mart 2011 Çarşamba

Tesbih Namazı



Günahların afvına vesîle olan tesbih namazı 4 rek'atlı bir namazdır.
Bu namazı kılabilmek için aşağıdaki tesbihi ezber bilmek gerekir.

"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber.
Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym"
Tesbih Namazının Kılınışı
1.Rekat
Kalben tesbih namazı kılmaya niyet edilir. 
Allâhü Ekber"
 diyerek namaza başlanır.

Sübhâneke'den sonra 
15
 kere tesbih  

Fatiha ve  sure'den sonra 10 kere tesbih

Rüku tesbihinden sonra  
10
 kere 
tesbih  
Rükûdan doğrulunca 10 kere tesbih
Secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih
Secdeden doğrulunca10 kere tesbih
2.secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih okunur.
  • Böylece birinci rek'at kılınmış olur.
  • İkinci rek'ate kalkılır.

2.Rekat 
Fatiha'dan önce
15
 kere tesbih  

Fatiha ve  sure'den sonra10 kere tesbih

Rüku tesbihinden sonra  
10
 kere 
tesbih  
Rükûdan doğrulunca 10 kere tesbih
Secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih
Secdeden doğrulunca10 kere tesbih
2.secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih okunur.

3.Rekat 
Sübhâneke'den sonra 
15
 kere tesbih  

Fatiha ve  sure'den sonra 10 kere tesbih

Rüku tesbihinden sonra  
10
 kere 
tesbih  
Rükûdan doğrulunca 10 kere tesbih
Secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih
Secdeden doğrulunca10 kere tesbih
2.secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih okunur.
  • Böylece üçüncü rek'at kılınmış olur. 
  • Dördüncü rek'ate kalkılır.

4.Rekat 
Fatiha'dan önce
15
 kere tesbih  

Fatiha ve  sure'den sonra10 kere tesbih

Rüku tesbihinden sonra  
10
 kere 
tesbih  
Rükûdan doğrulunca 10 kere tesbih
Secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih
Secdeden doğrulunca10 kere tesbih
2.secde tesbihinden sonra
10 kere 
tesbih okunur.

 

28 Şubat 2011 Pazartesi

MEDİNE-İ MÜNEVVERE ZIYARETİ



Hac ve umre ibâdetlerinin başlangıcında veyâ nihâyetinde, Medîne-i Münevvere’de ziyâret ettiğimiz Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makâmı; kalbin, ilâhî muhabbet nakışlarıyla ziynetlenip ulviyyet kazandığı bir mekândır. Bundan dolayı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüce hâtıraları ve can bahşeden nefesiyle dolu o mübârek topraklara yüz sürerken, O’nun rûhâniyetinden nasîb alma aşkıyla Ravza-i Mutahhara ziyâret edilmeli ve bu kutlu beldenin, sînesinde kâinâtın en yüce cevherinin bulunduğu hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. O’na ümmet olmanın heyecânı içinde apayrı bir edep ve tâzîm gösterilmelidir.
Zîrâ Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:
“…İbrâhim -aleyhisselâm-’ın Mekke-i Mükerreme’yi harem (bölgesi) kılması ve onun için duâ etmesi gibi ben de Medîne-i Münevvere’yi harem bölgesi kıldım…” (Buhârî, Fezâilü’l-Medîne, 6; Müslim, Hac, 462)
Ravza-i Mutahhara’nın Goncası Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, canlarımızdan, mallarımızdan, evlâtlarımızdan, hâsılı her şeyden daha çok sevmeliyiz. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın “habîbim” hitâbına ve iltifâtına yalnız O mazhar olmuş ve bu muhabbet ümmete de emredilmiştir. Nitekim Kâdı İyâz -rahmetullâhi aleyh-, Tevbe Sûresi’ndeki:
“De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, kabîleniz, biriktirdiğiniz mallar, durgunluğa ve iflâsa uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşunuza giden evler, size Allâh ve Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevimliyse, Allâh’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allâh, ona itaatten çıkan bir milleti doğru yola ulaştırmaz.” (et-Tevbe, 24) âyet-i kerîmesinden yola çıkarak:
“Allâh, ümmete kendi sevgisiyle birlikte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevmeyi de farz kılmıştır.” demektedir.
Bir varlığa duyulan sevgi ve muhabbet, bu muhabbete vesîle olan veya ona nisbeti bulunan şeylere de sirâyet ve in’ikâs eder. Meselâ Uhud’u yüz binlerce dağdan ayırıp sevimli kılan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ona olan husûsî muhabbetidir. Bu yüzden Medîne-i Münevvere’ye varıldığında Uhud’a muhabbet dolu nazarlarla doya doya bakmak îcâb eder. Zîrâ Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” (Buhârî, Cihâd, 71) buyurmuştur.
Medîne-i Münevvere, hicretten evvel “Yesrib” adında sıradan bir şehirken onu “Medîne-i Münevvere” yapıp bütün ümmete sevimli kılan, onun Peygamber Efendimiz’e nisbeti ve O’nunla ilgili zengin hâtırâlarıdır. Gerçekten “Medîne-i Münevvere”nin, mü’minlerin gönlünde hiçbir şehirle kıyaslanmayacak derecede bir muhabbete mazhar olması, onun, zikredildiği her ân Hazret-i Peygamber’i hatırlatmasındandır.
Aynen bunun gibi Allâh’ı sevmek de, Peygamberimiz’i sevmeyi ve O’na tâbî olmayı gerektirir. Bunun için Cenâb-ı Hak:
“(Rasûlüm!) De ki: Siz gerçekten Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin…” (Âl-i İmrân, 31) buyurmuştur.
Aynı şekilde Allâh Rasûlü’ne tâbî olma husûsunda gayret sarf etmek ve O’nun muhabbetinin heyecânını duyabilmek de kişiyi Allâh’ın sevdiği kullardan olma şerefine nâil eder. Nitekim ashâb-ı kirâm, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­kî­ka­ti­ne yak­la­şa­bil­mek için O’nun rû­hâ­ni­ye­ti et­râ­fın­da âde­tâ per­vâ­ne olup O’nda fâ­nî ol­ma­yı dün­yâ­nın en bü­yük nî­me­ti bilmiş ve bu sû­ret­le ilâ­hî lu­tuf­la­ra nâil ol­muş­lar­dır. Bu yüzden has­ta ve gâ­fil kalb­le­rimizin en mü­es­sir der­mâ­nı, Rasûlullâh’a olan mu­hab­bet ve O yüksek karaktere hayranlık netîcesinde meydana gelen“sünnete ittibâ”dır.
Bu itibarla hiçbir şey, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevgisinin önüne geçmemelidir. Ne oturduğumuz ev, ne âilemiz, ne çoluk-çocuğumuz, ne de işimiz-ticâretimiz!..
Zîrâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, müşfik bir annenin evlâdına olan düşkünlüğünden daha büyük bir muhabbetle biz ümmetine kol-kanat germiş, ömrü boyunca da; “Ümmetî, ümmetî…” diyerek yaşamıştır.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, ashâbına buyuruyordu ki:
“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbî, ümmetî ümmetî!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî,Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)
Nitekim Refîk-ı Âlâ’sına da; “Ümmetî, ümmetî…” diyerek göç etti.
Son nefesinde; “Ben sizi havz-ı kevserimin başında bekliyor olacağım…” diyerek bizlere olan muhabbet, şefkat ve düşkünlüğünü ifâde buyurdu.
Kısacası Cenâb-ı Hakk’ın:
“Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsrânınıza üzülüyor, saâdetinizi cidden istiyor; mü’minler için yüreği rikkat ve merhametle çarpıyor!”(et-Tevbe, 128) buyurduğu üzere, hayatı boyunca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ağlaması, gülmesi, üzülmesi, sevinmesi, duâ ve ilticâsı, hep biz ümmeti için oldu. Hattâ Mîrac gibi özel bir anda dahî bizleri düşündü, bizler için çırpındı…
O öyle bir rahmet ummânıdır ki, O’nun hürmetine; zulüm, şirk ve isyan dönemlerinde bile Mekke’ye göklerden bir belâ yağmadı, bir musîbet inmedi. İlâhî intikam tecellî etmedi. Çünkü içlerinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vardı. Bu gerçeği Allâh Teâlâ şöyle ifâde buyurur:
“(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allâh, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33)
Ancak Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’den Medîne’ye hicret edince durum değişti. Müşriklere semâvî belâlar inmeye başladı. Büyük bir bereketsizlik ve kıtlık başgösterdi. Semâya baksalar gözleri kararıyor, açlıktan başları dönüyordu.
Bu demektir ki, kimin gönlünde Hazret-i Peygamber muhabbeti yer etmişse Allâh o gönle azâb etmeyecektir. Müşriklere bile O’nun hürmetine merhamet eden Allah, O’nu seven, O’nun aşkını bir ömür kalbinde taşıyan ve O’nun Sünnet-i Seniyye’sinden ayrılmayan kimseyi hiç ateşinde yakar mı? Ancak kimin gönlünde de O Hidâyet Güneşi yoksa azaptan kurtulamayacaktır.
Hakk’ın huzûrunda ve ömrü boyunca bizi dilinden ve gönlünden hiçbir zaman düşürmeyen Peygamberler Sultânı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e aynı aşk ve muhabbetle mukâbele edebilmek, O’na ümmet olma şerefine nâil olan her sevdâlı kalbin birinci vazîfesidir.
Fakat bu, “gönlümde” demek ve öyle farz etmekle olabilecek bir keyfiyet değildir. “Seven, sevdiğini taklîd eder ve onu çokça dile getirir.” hükmünce Peygamber âşıklarının alâmeti, her hâllerinde O’nun hâlini yansıtmalarıdır. Bir de O’na çokça salât ü selâm getirmeleridir…
İşte Peygamberler Sultânı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in böyle şânı yüce bir Server-i Âlem olması sebebiyle İmâm Mâlik Hazretleri’ne göre, O Varlık Nûru’nun Kabr-i Şerîf’inin bulunduğu yer, Kâbe’den bile daha kudsîdir. Çünkü bütün kâinât, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve O’na ithâf edilmiştir.
Ayrıca hadîs-i şerîfte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:
“Beni vefâtımdan sonra ziyâret eden kimse, sanki beni hayâtımda ziyâret etmiş gibidir!”(Dârekutnî, Sünen, II, 278)
Ancak bu ziyâret esnâsında edebe riâyet pek mühimdir. Zîrâ hakîkî istifâdenin ilk şartı edeptir.
Nitekim bir gün İmâm Mâlik Hazretleri mihraptayken, devrin halîfesi Ebû Câfer Mansur mescide geldi. Bazı suâller sordu. Aralarında ilmî bir müzâkere başladı. Ancak Ebû Câfer Mansur, konuşmanın seyrine kapılıp sesini yükseltince İmâm Mâlik Hazretleri:
“–Ey Halîfe! Burada sesini alçalt! Zîrâ Allâh’ın ihtârı senden daha fazîletli insanlar üzerine indi…” diye îkâz etti.
Şâhid olduğu bu yüksek edeb karşısında Halîfe:
“–Ey İmâm! Duâ ederken kıbleye mi, yoksa Rasûlullâh’a mı döneyim?” diye sordu. 
İmâm Mâlik Hazretleri şöyle buyurdu:
“−Yüzünü niye O’ndan çevireceksin ki?! O, senin ve ceddin Hazret-i Âdem’in kıyâmete kadar Allâh’a vesîlesidir. Bilâkis sen, Peygamber Efendimiz’e yönel ve O’nun şefaatini iste ki, Allâh Teâlâ da O’nu sana şefaatçi kılsın!..”[5]
Bazıları bu hakîkate âmâ davranır ve hacıları Ravza’ya döndürmezler. “Selâm ver, geç; kıbleye dön!” derler. Oysa Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayy, yâni diridir. Zîrâ nasıl ki şehidlerin ölmeyip yaşamaya devam ettikleri bir hakîkatse, onların fevkinde olan peygamberlerin ve bilhassa Âlemlerin Efendisi’nin de müstesnâ bir dirilik içinde olduğu muhakkaktır.
Abîde es-Selmânî, “tâbiîn” neslinin önde gelen fakih ve muhaddislerinden biriydi. Peygamber Efendimiz’in vefâtından iki yıl önce müslüman oldu, fakat O’nu görme bahtiyarlığına eremedi. Abîde’nin şu sözü, ilk müslümanların Efendimiz’e duyduğu sevgiyi pek güzel anlatır:
“Yanımda Rasûlullâh’ın bir tel saçının bulunması, benim için dünyânın bütün servetinden daha değerlidir.” (Ahmed, III, 256)
Meşhur İslâm âlimi Zehebî de, Abîde es-Selmânî’nin Peygamber sevgisini dile getiren yukarıdaki sözlerini okuyunca, duygularını şöyle dile getirmiştir:
“Rasûlullâh’ın bir tel saçını, insanların sâhip olduğu bütün altın ve gümüşlere tercih eden Abîde’nin bu sözleri, doruk noktasındaki bir muhabbetin göstergesidir. O büyük âlim, Hazret-i Peygamber’in vefâtının üzerinden yalnızca elli sene geçmişken böyle söylerse, O’nun irtihâlinden yedi yüz sene sonra biz, O’nun bir tel saçını veya pabucunun kayışını yâhut da su içtiği toprak kabın bir parçasını elde edecek olsak, acabâ ne söylememiz gerekir?
Şâyet zengin bir adam, servetinin büyük bir kısmını böyle bir şeyi elde etmek için sarf etse, sen ona servetini saçıp savuran veya akılsızca para harcayan biri gözüyle mi bakarsın?
Hayır, hayır! Rasûlullâh’ın mübârek elleriyle yaptığı Mescid-i Nebevî’sini ziyâret edebilmek, O’nun azîz şehrinde Hücre-i Saâdet’inin yanı başında kendisine selâm verebilmek için varını yoğunu harcamaktan çekinme!
Medîne’ye vardığında O’nun sevgili Uhud’una doya doya bak ve onu sen de sev! Çünkü Uhud Dağı’nı Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- çok severdi. O’nun Ravza’sına ve oturup kalktığı yerlere defâlarca giderek rûhunu kana kana doyurmaya gayret et! Zîrâ Kâinâtın Efendisi olan O Zât’ı canından, yavrundan, sâhip olduğun her şeyden, kısacası bütün insanlardan daha çok sevmedikçe kâmil bir mü’min olamazsın…” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, IV, 42-43)
İslâm târihinin sahâbe ve tâbiîn devrinden sonra en ihtişamlı safhasını teşkil eden ecdâdımız Osmanlı, pâdişâhından çobanına kadar bütün halkının eşsiz bir Peygamber muhabbetiyle temâyüz ettiği bir toplum idi:
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a, her adı anıldığında salât ü selâm getirmenin yanında, ihtirâm ile elini kalbine götürmek, O’nun mevlid-i şerîfi okunurken velâdet ânını ifâde eden mısrâları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız hürmet ve muhabbet tezâhürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişâhlar, bir örf hâline getirerek ortaya koymuşlardır. Medîne-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tâzelemeden, oradan gelen kâğıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur.
Ayrıca Mescid-i Nebevî’nin tâmirinde her taşı, büyük ve küçük abdestli olarak ve besmele ile yerine koyan Osmanlılar’ın bu tâmir esnâsında çekiçlerine keçe bağlayarak rûhâniyet-i Rasûlullâh’ı tedirgin kılmaktan teeddüb etmeleri, misli görülmemiş birer edeb ve hürmet numûnesidir.
Yine Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere’ye müteveccihen gelen sürre alayı, şehre girmeden, yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medîne-i Münevvere’nin mânevî havasına hazırlayıp istihâreden sonra mânevî işâretle huzûr-i Rasûlullâh’a yaklaşırlar, ziyâretlerini îfâ ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifâ ve teberrük olarak Medîne-i Münevvere’nin mübârek toprağını götürürlerdi.
Osmanlı pâdişâhlarının, zamanının portreleri demek olan minyatürlerinde sarıklarının ucundaki sorgucun bir süpürge maskotu olduğunu acabâ kim bilir? Bununla Harameyni’ş-Şerîfeyn’in süpürgecisi olduklarını telâkkî ederler ve Harameyn’in süpürgecilerinin maaşlarını, bizzat kendi servetlerinden verirlerdi.
Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den muazzez bir hâtırâ olarak saç ve sakallarının mübârek tellerinin, câmî minberlerinde kırk bohça içinde saklanıp “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete bir bereket ve rahmet olması, ne büyük bir muhabbet ve ihtiram numûnesidir.
Esâsen Osmanlı’nın o kudsî beldelere hürmet ve edebi, tâ pâyitahtta başlar. Öyle ki, o zamanlar hac yolculuğunda Avrupa kıtasından Asya’ya geçişteki ilk yere “Harem” ismi verilmiş ve Harameyni’ş-Şerîfeyn’in mâneviyat ve edebine daha orada bürünülerek yola çıkılmıştır. Ve o yolda gaflet ifâde eden hiçbir hareket tasvip edilmemiştir.
Bu meyanda şâir Nâbî’nin 1678 yılında devlet adamları ile beraber çıktığı hac seferindeki hâtırası pek ibretlidir:
Nâbî, o yolculukta bir paşanın, ayağını gafleten Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan çok müteessir olarak meşhur na’tini yazmaya başlar.
Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar:
Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!..
“Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..”
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!..
“Ey Nâbî! Bu dergâha edeb kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makamdır.”
Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:
“–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?” diye sorar.
Müezzin:
“–Bu gece Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- rüyâmızda bize;
«–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyârete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebiyle onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!.» buyurdu. Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik…” der.
Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şöyle der:
“–Demek ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana «ümmetim» deme lutfunda bulundu! Demek ki, İki Cihan Güneşi beni ümmetliğe kabûl buyurdu!..”
İşte hac ve umre ibâdetinde en mühim husus, bu yüksek duygularla o topraklara giderek Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ziyâret ve Beytullâh’ı tavâf etmektir.
Hâsılı, bütün ibâdetler gibi hac ve umre ibâdetlerinin de, ind-i ilâhîde makbûl olabilecek bir kıvamda edâ edilmesi, kâmil bir îman ve irfân ufkuna bağlıdır. Hac ve umreyi “mebrûr” vasıfta îfâ edebilmek de, günahlardan temizlenmeye ve Hakk’ın rızâsına vesîledir. Yâni bu ibâdetlerden arzu edilen netîce, onları ancak Hak Teâlâ’nın râzı olduğu kıvamda yerine getirebilmekle hâsıl olur.
Bu meyanda Şiblî Hazretleri’nin haccetmiş birine, haccın kalbî cihetine işâret ederek söylediği şu sözler, bütün hac yolcuları için çok ibretli bir îkaz ve irşad mâhiyetindedir:
“Hacca niyet ettiğinde, bugüne kadar işlediğin mâsıyetlere tevbe edip sırât-ı müstakîme yönelmediysen, hakîkatte niyet etmiş olmazsın.
İhrâm için elbiseni çıkarırken her mâsıyetten de soyunmadıysan hakîkatte elbiseni çıkarmış olmazsın.
Hac için guslederken bu temizlik, sendeki mânevî kirleri ve kalbî illetleri de temizlemediyse hakîkatte temizlenmiş sayılmazsın.
Harem-i Şerîf’e girerken bütün haramları ve Hak’tan uzaklaştıran her türlü söz ve davranışı terk etmeye söz vermediysen gerçekte Harem’e girmiş olmazsın…
Kurban keserken aşırı nefsânî isteklerini ve irâdeni Hakk’ın rızâsında yok etmediysen gerçekte kurban kesmiş olmazsın.
Şeytana taş atarken içindeki cehâleti ve vesveseleri de taşlayamamışsan, sende ilim ve irfan hâsıl olmamışsa hakîkatte taş atmış sayılmazsın.
Kâbe’yi ziyâret vesîlesiyle sende ilâhî ikramlar arttı mı, gönlün huzur ve sürûr ile doldu mu? Zîrâ hadîs-i şerîfte:
«Hacılar ve umre yapanlar Allâh’ın ziyâretçileridir. Ziyâret edilenin, kendisini ziyâret edene ikrâm etmesi, üzerindeki bir haktır.» buyrulur. Sen bu ikrâmı fark edemediysen hakîkatte ziyâret etmiş sayılmazsın…”[6]
Hülâsa, Şiblî Hazretleri’nin dikkat çekmek istediği husus:
“Haccı ve umreyi Allâh için tam îfâ edin!..” (el-Bakara, 196) fermân-ı ilâhîsine riâyettir.
Bütün güzellikleriyle edâ edilen bir hac dönüşü, hacıların memleketlerine götürecekleri en mühim hediyeler de o mübârek beldenin güzellikleri ve evvelden bu yana o güzellikleri yaşayarak arkalarında ibretli ve hikmetli hâtıralar bırakan sâlih kulların ahlâk-ı hamîdeleri olmalıdır.
Bu itibarla Pakistan’ın mânevî mîmârı Muhammed İkbâl, bir gün Medîne’den dönen hacıları ziyâret ederek onlara kâmil bir mü’minin gönül ufkunu sergileyen şu sualleri sorar:
“–Medîne-i Münevvere’yi ziyâret ettiniz! Uhrevî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbihler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Medîne’nin hiç solmayan, gönüllere hayat veren, rûhânî hediyelerini getirdiniz mi?..
Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebû Bekir’in sıdk ve teslîmiyeti; Hazret-i Ömer’in adâleti; Hazret-i Osman’ın hayâsı ve cömertliği; Hazret-i Ali’nin irfânı ve cihâdı var mı? Bugün bin bir ıztırap içinde kıvranan İslâm dünyâsına gönlünüzden bir asr-ı saâdet heyecanı verebilecek misiniz?”
Cenâb-ı Hak, cümlemize Harameyn-i Şerîfeyn’in rûhâniyetinden lâyıkıyla feyz alabilmeyi nasîb eylesin! Hassas ve rakîk bir gönül ile, hem rûhen hem de bedenen hac ve umre yapabilmeyi ihsân buyursun! Bu muhtevâda yaptığımız veya yapacağımız ibâdetlerimizi de makbûl ve mebrûr eylesin!..
Âmîn!..

26 Şubat 2011 Cumartesi

Mekke'nin Fethi






Bir süre önce Müslümanlarla Mekkeli Müşrikler arasında Hudeybiye Antlaşması yapılmıştı. Mekkeli Müşriklerin müttefiki olanBeni Bekir kabilesi bu antlaşmaya aykırı biçimde, Müslümanların himayesindeki Huzaa kabilesine saldırdı.[1][2]
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem Mekke'ye haber göndererek, öldürülenlerin kan bedellerinin ödenmesini veya Beni Bekir kabilesiyle olan ittifakın sonlandırılmasını, aksi halde Hudeybiye Antlaşması'nın bozulmuş sayılacağını ve savaşa mecbur kalacaklarını bildirdi. Mekkeliler, teklifleri reddettiler ve harbe hazırlanacaklarını bildirdiler.[3]
Mekkeliler daha sonra fikir değiştirip Ebu Süfyan'ı Müslümanları bir barışa ikna etmesi için Medine'ye gönderdiler. Ancak görüşmelerden hiçbir netice alınamadı...

Hazırlıklar [değiştir]

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem çevredeki Müslüman kabilelerden de askerler toplayarak 10.000 kişilik bir kuvvet oluşturdu. Bunların 700'ü muhacirlerden, 4.000'i ensar'dan, kalanlarsa çevre kabilelerden gelen Müslümanlardan oluşuyordu.[4]
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem , son ana kadar ne yöne sefer düzenleneceğini açıklamadı. Ayrıca Medine'ye giriş çıkışları durdurdu. Böylece Mekkelilerin, İslam Ordusu'nun hareketlerini öğrenme olanağı kalmadı. Ardından Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem orduyu harekete geçirdi. Mekke ile Medine arasındaki mesafe, yürüyüşle 12 gün olmasına karşın Mekkeli Müşrikler, Müslümanların üzerlerine geldiklerini ancak İslam Ordusu'nu Mekke'nin hemen dışındaki Merruzahran Vadisi'nde gördüklerinde anladılar. Bu durumda direnç göstermenin faydasız olacağını düşünmüş olacaklarki Mekkeliler, herhangi bir savunma hazırlığına girişmediler.[5]
Mekkelilerin şaşkınlığını daha da artırmak için Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem , her askere ayrı ayrı ateş yakma emri verdi. Akşam vakti etraftaki dağlarda 10.000 tane yanan ateş gören Mekkeliler, İslam Ordusu'nun daha da kalabalık olabileceği fikrine kapıldılar.
İslam Ordusu hakkında bilgi toplamak için yola çıkan Ebu Süfyan, öncü birlikler tarafından yakalandı. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem in huzuruna çıkarılan Ebu Süfyan, burada İslam'ı kabul ederek Müslüman oldu. Bunun üzerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem , Ebu Süfyan'ı serbest bıraktı ve Mekkelilere şu sözlerini iletmesini söyledi:
"Her kim Ebû Süfyân'ın evine girerse, emniyettedir. Her kim kendi evine kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir. Her kim Harem-i Şerif'e girerse, emniyettedir."[6]
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem bundan, aralarında İkrime bin Ebu Cehil ve Hind'in de bulunduğu on kişiyi müstesna tuttu. Bunlar, Müslümanları katlettikleri, onlara ağır işkenceler yaptıkları için görüldükleri yerde öldürüleceklerdi.

Fetih [değiştir]

11 Ocak 630 sabahı İslam Ordusu savaş pozisyonu aldı. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem orduyu 4 kola ayırdı ve orduya şu emri verdi:
"Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz, hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz."
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem , hareket emri verdi ve Fetih Suresi'ni okuyarak Mekke'ye girdi.[7] 3 kol herhangi bir direnişle karşılaşmazken Halid bin Velid'in komutasındaki 4. kol, İkrime bin Ebu Cehil önderliğinindeki küçük bir saldırıyı geri püskürttü.[8]
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem , Mekke'ye girer girmez genel af ilan edildiğini bildirdi ve Ebu Süfyan'a bildirdiği şekilde, kimseye dokunulmayacağını ilan etti. Ardından içerisinde 360 put bulunan Kabe'ye yöneldi. İsra Suresi'nin 81. ayetini okuyarak putları birer birer devirdi. Daha sonra da beraberindeki Müslümanlarla Kabe'yi tavaf etti.

Fetih Sonrası [değiştir]

Fetih sonrasında Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem Kabe'de ilk hutbesini verdi. Mekkelilerin şüphelerini de gidermek adına hutbesinde şu sözlere de yer verdi:
Benim halimle sizin haliniz, Yusuf'un kardeşlerine dediğinin tıpkısı olacaktır. Yusuf'un kardeşlerine dediği gibi ben de diyorum: "Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah, sizi bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhamaetlisidir(Yusuf Suresi 92)." Gidiniz; sizler serbestsiniz.[9]
Aynı gün öğleden sonra Safa Tepesi'nde tüm Mekkeliler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem 'e biad ederek İslamı kabul ettiler.[10]

Dış bağlantılar [değiştir]

Kaynaklar [değiştir]

  1. ^ İbn-i, Hişam (1971). es-Siretun Nebeviyye(Sîre). c. 4 s.32.
  2. ^ SURUÇ, Salih (2005). Peygamberimizin Hayatı. İstanbul: Nesil Yayınları. ISBN 975-408-019-4 c. 2 s.470.
  3. ^ SURUÇ, Salih. a.g.e. c. 2 s.469,470,471.
  4. ^ İbn-i, Hişam (1971). a.g.e. c. 4 s.42.
  5. ^ Hamidullah, Muhammad (1962). Hz. Peygamberin Savaşları. Yenişafak. ISBN 975-473-284-1 s. 84.
  6. ^ Diyanet İşleri Başkanlığı, Mekke'nin Fethi URL erişim tarihi:04 Ağustos 2008
  7. ^ Sahih-i Buhari, Mekke'nin Fethi Gazası URL erişim tarihi:04 Ağustos 2008
  8. ^ Hamidullah, Muhammad. a.g.e. Yenişafak. s. 88.
  9. ^ İbn-i, Sa'd (1960). et-Tabakâtü'l-Kübrâ(Tabakat). c. 2 s.142.
  10. ^ İbnü'l, Esir. Üsdül-Gâbe fi Marifeti's-Sahabe. c. 2 s. 254.