12 Mayıs 2012 Cumartesi

İSLAMDA ANNENİN MAKAMI








İslamda annelik makamı ve annelik makamını ve insanın hayatındaki rolünü anlayabilmemiz için yüce Rabbimizin kitabına ve Resulullahın (s.a.a) ve Ehl-i Beytinin nurlu sözlerine müracaat  etmemiz gerekir. Biz de mümkün mertebe ayet ve hadislerden yararlanarak bu mevzuu sizlere açıklamaya çalışacağız.
  Allah-u Teala Kuran-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: Rabbin ondan  başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretmiştir. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara öf bile deme; onları azarlama onlara güzel söz söyle; onlara rahmet ve şefkat dolu tevazu kanadını ger. Onlara alçak gönüllü ve şefkatli davran ve onlar hakkında dua edip şöyle de: Ey Rabbim, bunlar küçükken beni nasıl yetiştirip büyüttülerse, sen de onlara merhamet et, acı. (İsra Suresi, ayet 23-24)




Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek karnında taşımıştır. Onun (memeden) ayrılmasıda iki yıl içinde olmuştur onun için biz insana bana ve ana baba şükret dönüş banadır diye öğüt verdik.” (Lokman Suresi, ayet 14)
   Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah-u Teala anne babaya iyilik etmeği, onlara şükretmeyi kendi ibadeti ve şükrüyle yan yana zikretmiştir. Bu da Anne babanın Hak Teala indindeki makamını ve onlara iyilik ve itaat etmenin önemini göstermektedir. Onun için anne, babaya itaat etmek günah ve farz olan şeyler haricinde farzdır. Hatta anne baba evladını sünnet olan bir ameli yapmaktan  nehy edip başka bir işe emrederse onların dediğini yapması gerekir.
  Bir gün bir kişi Resulullah’a (s.a.a) gelerek ya Resulullah dedi, anne babanın evlatları boynundaki hakkı nedir? Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlar senin cennet ve cehennemindir.”[1]
   Yani onlara yapacağın iyilikler ve onlara karşı vazifelerini yerine getirmenle cenneti kazanabilirsin. Ama onlara karşı vazifelerini yerine getirmezsen cehennemi hak etmiş olursun.
   Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Anne babaya iyilik yapmak en büyük farizadır.”[2]
   İmam Sadık (a .s): “Allah anne babaya iyilik etmeyi emretmiştir” ayetini şöyle açıklamıştır: “İyilik etmek onlarla iyi geçinmek ve ihtiyaçlarını ağız açıp istemeden yerine getirmektir…”[3]


Bir gün birisi Resulullah’a sorar: “Ben kime iyilik yapayım.” Resulullah “Annene” der. Sonra tekrar kime diye sorduğunda tekrar “Annene” der. Adam tekrar sorar; Resulullah tekrar “Annene” der. Adam tekrar sorunca Resulullah bu sefer “Babana” diye cevap verir.”[7]



   
Rivayet edildiğine göre birisi Resul-i Ekrem’e gelerek “Ya Resulullah, ben çok kötü işler yapmışım, acaba benim tövbem kabul olur mu? demiş. Resul-i Ekrem “Acaba annen veya baban yaşıyor mu? diye sormuş; o da “Babam yaşıyor” demiş. Resul-i  Ekrem “Git ve ona iyilik et” buyurmuş. Adam çıkıp gittikten sonra, Resul-i Ekrem yanındakilere dönerek şöyle buyurmuş: “Keşke annesi olsaydı da ona iyilik etseydi; tövbesi daha çabuk kabul olurdu.”[8]
    Bir gün Hz. Musa Allah-u Teala ile münacat ederken Hak Teala’dan cennetteki arkadaşını kendisine tanıtmasını istiyor. Hak Teala şöyle hitap eder: “Senin cennetteki arkadaşın filan nahiyedeki gençtir. Hz Musa genci bulmak için oraya geldiğinde onun kasaplık yapan biri olduğunu görür. Hz. Musa onu çaktırmadan takip etmeye başlar ki hangi amelle böyle büyük bir makamı elde ettiğini öğrenmiş olsun.  Akşama kadar bekler; fakat onun için önemli olan ve böyle bir makama onu layık kılacak bir ameli göremez. Akşam olunca genç, iş yerini kapatıp eve gitmek istediğinde Hz Musa kendini tanıtmadan adamdan, o gece kendisini misafir etmesini ister. Hz Musa bu vesileyle gece boyunca da gencin iyi amellerini takip etmeyi amaçlamaktadır. Genç Hz. Musa’nın isteğini kabul edip onu evine götürür. Hz. Musa eve girdiğinde gencin her şeyden önce yemek yaptığını. Daha sonra evde bulunan ve eli ayağı felç olan ihtiyar bir kadının yanına gelerek büyük bir sabır ve şefkatle yemeği lokma lokma onun ağzına koyarak yedirdiğini, sonra elbisesini değiştirdiğini, ihtiyaç gidermesine yardımcı olduğunu; sonra da özel yerine yatırdığını görür. Hz. Musa (a.s) o gece sabaha kadar gencin normal dini vazifeleri dışında fevkalade bir amel, ibadet, münacat falanını görmez. Sabah olduğunda ise yine genç evden çıkmadan o kadının yemeğini yedirir ve diğer ihtiyaçlarını gidermede şefkatle ona yardımcı olur. Vedalaşırken Hz. Musa gence sorar: “Bu kadın kimdir ve sen ona yemek yedirirken, gözlerini gök yüzüne dikerek ne söylüyordu?” Genç şu cevabı verir: “Bu benim annem” der. Ben ona yemek verdiğim zaman hakkımda şöyle dua ediyor: “Allah’ım bu hizmetlerin karşılığında  oğlumu cennette Hz. Musa’nın yanına arkadaş eyle.”  Hz. Musa da gence annesinin duasının kabul olduğunu müjdeleyip Hak Teala’yla yaptığı münacatı kendisine anlatır.”



    İşte anne babanın hakkını riayet etmek böyle feyizlere insanı ulaştırır. Elbette bütün bunlardan önce, insanın mu’min ve takvalı olması gerekiyor.
   Yine Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: “Cennet annelerin ayağı atındadır.”[9]
   Bir başka hadiste: “Annelerin ayaklarının altı, cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmaktadır.
   Bu hadisin bir manası şudur ki cenneti kazanmak, annelerin gönlünü kazanmak, onlara iyilik etmekle mümkün olur. Bir başka manası da: “Anneler isterse dünyayı cennete çevirebilirler, yetiştirdikleri mu’min ve salih evlatlarla. Çocukların saadet ve mutluluğunun temel taşını koyan annelerdir.  Kötülük ve bedbahtlıklarının ilk temel taşını koyan da yine annelerdir. Zira niyetleri, yedikleri lokmalar, amelleri, davranışları, imanı ve takvası rahimdeki çocuğu üzerinde de etkilidir.  Doğduktan sonra da çocuk, anne ve babanın, özellikle annenin bütün hareketlerini izleyip taklit eder. Annenin verdiği terbiyeyle çocuğun ilerideki şahsiyeti yavaş yavaş oluşmaya başlar. Bu yüzden Resulullah (s.a.a)  şöyle buyurmuştur: “Saliha bir eşle evlenmesi bir erkeğin saadetindendir.”[10] Zira ailenin ve çocukların saadeti büyük ölçüde anneye bağlıdır.
   Başka bir hadiste İmam Cafer-i Sadık (a .s) şöyle buyurmuştur: “İffetli ve hayalı bir annesi olana ne mutlu!”[11]



   İşte bütün bunlar annenin insan hayatındaki vazgeçilmez rolünü ve önemini gösteriyor. Evet anne anneliğin yanı sıra bir öğretmendir. Bu yüzden de onu imanlı yetiştirip cennetlik yaparsa, onun bütün hayırlı amellerinde ortak olur.
   Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer birisi kız çocuğunu iyi bir şekilde yetiştirip terbiye ederse, ona iyi bir talim ve terbiye verip güzel ve faydalı şeyler öğretir ve onu Allah’ın verdiği nimetlerden yararlandırırsa, o çocuk onunla cehennem arasında bir perde olur (cehenneme gitmesini önler).”[12]
   İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala kıyamet günü bazı anne ve babalara mükafat verecek. ‘Ey Rabbimiz, bu mükafatları nereden hakkettik? Bizim amellerimiz buna layık değildi’ diye sorduklarında şu cevabı alacaklar: ‘Bu mükafatlar çocuğunuza Kur’an öğretmeniz ve onu İslam diniyle tanıştırdığınız içindir.”[13]
   Yüce Rabbimiz’den annelerimiz hakkında görevlerimizi en iyi şekilde yerine getirmeyi ve bacılarımıza Hz. Fatıma’yı örnek alan anneler olmayı nasip buyurmasını diliyoruz. Amin
                                                                                                ALINTI



11 Mayıs 2012 Cuma

Rahman Suresi




بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillāhirahmānirahīm
Rahmân Ve Rahîm Olan Allahın Adıyla.
1.
الرَّحْمَنُ
Er rahman.
Rahmân
2.
عَلَّمَ الْقُرْآنَ
Alleme lkur'ane.
Kur'an'ı öğretti.
3.
خَلَقَ الْإِنسَانَ
Halekal insane.
İnsanı yarattı.
4.
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
Allemehul beyan.
Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.
5.
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ
Eş şemsu vel kameru bi husban.
Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.
6.
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
Ven necmu veş şeceru yescudan.
Otlar ve ağaçlar (Allah'a) boyun eğerler
7.
وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ
Ves semae rafeaha ve vedaal mizan.
Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.
8.
أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ
Ella tatğav fil mizan.
Ölçüde haddi aşmayın.
9.
وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ
Ve ekıymul vezne bil kıstı ve la tuhsirul mizan.
Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.
10.
وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ
Vel erda vedaaha lil enam.
Allah yeri yaratıklar için var etti.
11.
فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ
Fiha fakihetuv ven nahlu zatul ekmam.
Orada meyve(ler) ve salkımlı hurma ağaçları vardır.
12.
وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ
Vel habbu zul asfi ver rayhan
Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.
13.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
14.
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
Halekal'insane min salsalin kelfahhar.
Allah insanı, pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.
15.
وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ
Ve hale kalcanne mim maricin min nar.
"Cin" i de yalın bir ateşten yarattı.
16.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
17.
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ
Rabbulmeşrikayni ve rabbulmağribeyn.
O iki doğunun ve iki batının Rabbidir.
18.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
19.
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
Mereclbahreyni yeltekıyani.
(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.
20.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ
Beynehuma berzahun la yebğıyani.
(Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.
21.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
22.
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ
Yahrucu minhumellu'lu velmercanu.
O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.
23.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
24.
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ
Ve lehulcevarilmunşeatu fiylbahri kela'lami.
Denizde akıp giden dağlar gibi yüksek gemiler de O'nundur.
25.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
26.
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Kullu men 'aleyha fen
Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.
27.
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Ve yebka vechu rabbike zulcelali vel'ikrami.
Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.
28.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
29.
يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Yes'eluhu men fiyssemavati vel'ardı kulle yevmin huve fiy şe'nin.
Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O'ndan isterler. O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.
30.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
31.
سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلَانِ
Senefruğu lekum eyyuhessekaleni.
Yakında sizi de hesaba çekeceğiz, ey cinler ve insanlar!
32.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
33.
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ
Ya ma'şerelcinni vel'insi inisteta'tum en tenfusu min aktarissemavati vel'ardı fenfuzu la tenfizune illa bisultanin.
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.
34.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
35.
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِّن نَّارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنتَصِرَانِ
Yurselu 'aleykuma şuvazun min narin ve nuhasun fela tentesırani.
Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız.
36.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
37.
فَإِذَا انشَقَّتِ السَّمَاء فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ
Feizenşakkatesissemau fekanet verdeten keddihani.
Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül haline geldiği zaman (haliniz ne olur?)
38.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
39.
فَيَوْمَئِذٍ لَّا يُسْأَلُ عَن ذَنبِهِ إِنسٌ وَلَا جَانٌّ
Feyevmeizin la yus'elu 'an zenbihi insun vela cannun.
İşte o gün ne insana, ne cine günahı sorulmayacak.
40.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
41.
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ
Yu'refulmucrimune bisiymahum feyu'hazu binnevasıy vel'akdami.
Suçlular simalarından tanınır da, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.
42.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
43.
هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ
Hazihi cehennemulletiy yukezzibu bihelmucrimune.
İşte bu suçluların yalanladıkları cehennemdir.
44.
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ
Yetufune beyneha ve beyne hamiymin anin.
Onlar, cehennem ateşi ile yüksek derecede kaynar su arasında gider gelirler.
45.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
46.
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ
Ve limen hafe mekame rabbihi cennetani.
Rabbinin huzurunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki cennet vardır.
47.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
48.
ذَوَاتَا أَفْنَانٍ
Zevata efnanin.
İki cennet de (ağaçlar, meyveler, rengarenk bitkiler gibi) çeşit çeşit güzelliklerle bezenmiştir.
49.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
50.
فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ
Fiyhima 'aynani tecriyani.
İçlerinde akan iki pınar vardır.
51.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
52.
فِيهِمَا مِن كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ
Fiyhima min kulli fakihetin zevcani.
İkisinde de her meyveden çift çift vardır.
53.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Febieyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
54.
مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ
Muttekiiyne ala furuşim betainuha min istebrak ve cenel cenneteyni dan.
Onlar astarları kalın ipekten olan döşeklere yaslanırlar. Bu iki cennetin meyveleri (zahmetsizce alınacak kadar) yakındır.
55.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
56.
فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ
Fihinne kasıratut tarfi lem yatmishunne insun kablehum ve la can.
Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.
57.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
58.
كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ
Ke ennehunnel yakıtı vel mercan.
Onlar sanki yakut ve mercandır.
59.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe be eyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
60.
هَلْ جَزَاء الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ
Hel cezaul ıhsani illel ihsan.
İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir.
61.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban.
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
62.
وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ
Ve min dunihima cennetan.
Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.
63.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
64.
مُدْهَامَّتَانِ
Mudhammetan
O iki cennet koyu yeşil renktedir.
65.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
66.
فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ
Fihima aynani neddahatan.
İçlerinde kaynayan iki pınar vardır.
67.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
68.
فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ
Fihima fakihetuv ve nahluv ve rumman
İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.
69.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
70.
فِيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ
Fihinne hayratun hısan
Onlarda huyları güzel, yüzleri güzel dilberler vardır.
71.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
72.
حُورٌ مَّقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ
Hurum maksuratun fil hıyam
Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.
73.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
74.
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ
Lem yatmishunne insun kablehum ve la can
Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur.
75.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
76.
مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ
Muttekiiyne ala rafrafin hudriv ve abkariyyin hısan
Onlar yeşil yastıklara ve güzel yaygılara yaslanırlar, (nimetlenirler).
77.
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi alai rabbikuma tukezziban
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
78.
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Tebarakesmu rabbike zil celali vel ikram.
Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Kutlu Doğum Haftası



O'nu en güzel şekilde anmak, anlatmak, taa asırlar öncesinde söylediği: 'Beni görmeden bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim' sözlerine layık olup, o gül kokulu 'Kardeş' sözünü hakkıyla taşımak için elimizden geleni yapmalı, O'na olan bağlılığımızı ve sevgimizi bir kez daha göstermeliyiz. Bugün insanlar faiz bataklıklarında boğuluyorsa, aile içerisinde çatırdamalar varsa, eğlenceye, zevke, sefaya dalıp, ebedi hayatı unutuyorlarsa ve de bunlar gibi, nice hayatlar hiç uğruna karartılıyorsa, bu yaralarımızın tek ilacı, O'nu tanımak ve yaşadığı hayatı örnek almaktır. Bizler, bu sebeple Kutlu Doğum Haftası gibi önemli zaman dilimlerini fırsata çevirip, O'nu tanımalı, anlamalı, O'nun gibi yaşamalı ve yaşatmalıyız. Ve işte bugün de inanalar için bir fırsat. Hiç zaman kaybetmeden O'nu hakkıyla tanımaya çalışmaya bugün başlayabilirsiniz.. Peki Kutlu Doğum Haftası'nı nasıl geçirmeli, en çok hangi ibadetlere ağırlık vermeliyiz? 1- Kutlu Doğum haftası'nda yapılması gerekenlerin başında hiç şüphesiz ki, Salat-ü Selam getirmek geliyor. O'nu çokça anmalı, 'Kardeşleri' olarak O'na en kalpten hislerle selamlar göndermeliyiz. "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin. "(Ahzab Suresi-56. Ayet) 2- Peygamber Efendimiz'in ahlakı Kur'an ahlakıdır. Bu yüzden O'nu tanımanın en güzel yollarının başında, bize müjdelediği Kur'an-ı Kerim'i okumak gelir. Sadece okumakla kalmayıp, Kainatın Kitabı'nda yazılanları hayatımıza tatbik etmeye uğraşmalıyız. 3- Gönüllerin Sultanı'nın hayatını anlatan kitapları okumalı, videoları izlemeli, O'nu ve o dönemde yaşadıklarını anlamaya çalışmalıyız. 4- Peygamber Efendimiz ne yapmış, nasıl yaşamış, namazını nasıl kılmış, orucunu nasıl tutmuş, sıkıntılara nasıl katlanmış, nasıl duâ etmiş, Allah'tan neler istemiş, ümmetine neleri tavsiye etmiş, bütün bu soruların cevabının yer aldığı Efendimiz'in sünnetlerini öğrenip, yaşantımızda O'nun hal ve tavırlarını örnek almalıyız.

5- Kainat'ın Efendisi'nin hadisleri de gittiğimiz yolda adeta ışık niteliğinde. Hadislerini sıkça okumalı, anlamalı, Hadis-i Şerif'lerini hayatımızın ölçüsüne uydurmalıyız. 6- Kutlu Peygamber'i başkalarına da hatırlatmak için, evinizde herhangi bir tatlı pişirerek, yanına belki Gül koyarak, komşularınıza dağıtabilir Onları da bu haftadan haberdar edebilirsiniz. 'Hayır'da yarışınız' diyor Sevgili Peygamberimiz.. Sizler de evinizde eşiniz ve çocuklarınızla birlikte bu hayırlı yarışa katılabilir, hafta boyunca kendinize belirleyeceğiniz hedeflere ulaşmaya çalışabilirsiniz. Haftanın sonunda ödül olarak belirleyeceğiniz küçük bir hediye, hem çocuklarınızı daha çok teşvik edecek, hem de Kutlu Doğum Haftası, güzel bir zaman dilimi olarak küçük kalbinde yer edecektir. Son olarak şunu belirtmek gerekir ki, Efendimiz'i sadece bir gün ya da haftalık değil, her zaman anmalı, Mahşer günü O'nun Şefaatine nail olmak için bütün hayatımız boyunca çabalamalıyız.

24 Mart 2012 Cumartesi

ALLAH İNANCI







" Dikkat edin ki; kalpler ancak Allah'ı zikretmekle(O'nu hatırlamak ve anmakla) huzur ve sükun bulur ." (er-Ra'd, 28)

" Allah'ı çok zikredin ki, kurtuluşa eresiniz ." (el-Cumua, 10)

***

Zerreden kür(r)eye (mikro âlemden makro âleme) müşahede ettiğimiz muhteşem düzen; bizi, bu şaşmaz düzeni sağlayıcı ve bozulmadan devam ettirici, herşeye kâdir ve gizli bir elin, üstün bir zekânın mutlak varlığına götürür.

Madde âleminin ötesinde(metafizik) yüce bir yara­tıcı­nın varlığını -bilinçsiz ve inatçıların dışında- inkar edene rastlamak mümkün değildir. Akıl, düşünce ve ilim, bizi i­man hakikatine götürür.

Nobel ödülü sahibi Alexis Carrel diyor ki:

"Tanrı fikri, fitri olarak insanlarda mevcuttur. Bütün iptidai kavimlerin tanrı hakkında kendilerine mahsus bir fikirleri var idi. Dogmatik olarak tanrı fikrinin insan ruhunda mevcut oluşu, tanrının varlığına kâfi bir delil sayılmalıdır. Çünkü tanrı fikrini, fıt­ri olarak insan ruhuna yerleştiren yine tanrıdır. Bazıları, kâinatı bir tesadüfün hasıl ettiğini söyler. Bu, asla mümkün değildir. Ben, tesadüfün, değil kâinatı; en küçük bir böceği bile vücuda getiremeyeceğine kaniyim. Eğer tesadüf, kâinatı teşkil eden zerrelere mâ­lik ise, neden bugün şehirleri, evleri vücuda getirmiyor?" (Emin Arık, Allahsıza Cevap, sh.13-14)

Şimdi de ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Ayhan Songar 'ı din­le­­ye­lim:

"Etrafınıza gözlerinizi çevirip bakın; sonra insaf nazarlarınızı kendi içinize döndürün; atom çekirdeğinden hücreye, hücreden o mü­kemmel insan beynine, tohumdan ağaca, su buharından bu­lutlara, avucunuza aldığınız kum daneciklerinden kâinatın en uzak köşelerindeki galaksilere kadar aynı kanun, aynı nizam hiç şaş­madan hükmünü sürdürüyor. Bunu görüp de, bunun tek ve em­salsiz yaratıcısını görmemek mümkün mü?" (Zafer, Mayıs 1983, Sa­yı 77, sh. 34)

***

İmam-ı Azam Hazretleri zamanında, şu kainatı ve dün­ya­yı idare eden Allah'ın varlığını akıllarına bir türlü sığdıramayan tabiatperestler vardı. Bunlar, Hazreti İmam'la sık sık münakaşa ederler ve her seferinde de mağlub düşerlerdi. Bu yüzden çok kızdıkları Hazreti İmam'a birgün kılıçlarını çekerek hücum etmişlerdi. İmam-ı Azam , gayet vakur ve so­ğukkanlı olarak;

"- Durun bakalım, durun; evvelâ kılıçlarınızı kınına ko­yun; sonra şu sualime cevap verin; yapacağınızı ondan sonra yapın..." dedi. Tabiatçılar hep birlikte;

"- Söyle bakalım, ne imiş sualin?" dediler. İmam-ı Azam Haz­retleri şöyle konuştu:

"- İçi dökülecek derecede yük dolu bir gemiyi, denizin dağ gibi dalgaları çevirmiş, her taraftan şiddetli rüzgârlar esiyor. Bu dalgalara ve sağdan soldan vuran bu kadar şiddetli rüzgâra rağmen gemi, durmadan yoluna devam ediyor; hem de hedefinden hiç şaşmadan gidiyor. Daha garibi bu geminin kaptanı da yok. Ne dersiniz?.."

Tabiatçılar, hep bir ağızdan itiraz ettiler:

"- Hayır, bu söyledikleriniz asla olmaz! Dalga vapuru batırır, rüz­gâr hedefini değiştirir; hele kaptansız bir geminin ilerlemesi ise tamamen imkânsızdır; buna asla inanamayız!"

İmam-ı Azam Hazretleri bu sefer dedi ki:

"- Süphanellah; küçük bir geminin şu basit engeller arasında hedefini şaşırmadan ilerlemesini imkânsız görüyor, inanmıyorsu­nuz da; şu koca dünya gemisinin bu kadar azamet ve dehşetine rağmen, kendi kendine gece ve gündüzünü şaşırmadan yoluna devam ettiğine nasıl inanıyorsunuz? Bunu bir türlü anlamıyorum. Halbuki dünyanın gidişindeki sürat, muvazenesindeki isabet, küçük bi r vapurla kıyas edilemeyecek kadar azametli ve ibretlidir..."

Bu cevap, onları düşündürdü ve kılıçlarını kınına koydular;

"- Çok doğru söylüyorsun ya İmam; düşünebilen insan için bu ka­darı bile kâfidir," dediler ve tabiatçılıktan hep birlikte vazgeçtiler. (16-17 Ocak 1978 tarihli Diyanet Takvimi'nden)

***

İmam-ı Şafi Hazretlerine sordular:

"- Allah'ın varlığına delilin nedir?"

Dedi ki:

"- Dut yaprağıdır. Tadı, rengi, kokusu ve nihayet maddesi bir­dir. İşte bu tek maddeden koza böceği yer, ipek yapar; koyun yer, et ve süt olur; geyik yer, misk yapar; arı yer, bal yapar...Tadı, rengi, kokusu, nihayet maddesi bir olduğu halde, tek cins yapraktan bu ka­­dar çeşitli eşya yaratan kimdir? Şüphesiz bunu ancak Allah halkeder; başka birinin yapması mümkün değildir..." (a. g. y.)

Prof. Dr. A. F. Tabbara 'nın "Kur'an ve Modern İlim" adıyla tercüme edilen kitabındaki tesbit, mutlak hakikatin in­kar edilemez bir ispatıdır:

"Almanya'lı bilgin Dr. Dennert , son dört asır içinde akla ışık tutan büyük âlimlerin felsefi görüşlerini tahlil ederek bunlardan 290 bilginin akide ve inançları üzerinde inceleme yaparak şöyle bir tasnifte bulunmuştur:

28'i hiçbir inanç taşımamaktadır. 242'si birçok kimsenin ya­nında 'tanrı'ya olan imanlarını ilan etmişlerdir. 20'sinin ise din ve­ya dinsizlik konusunda hiçbir inceleme yapmadığı ve bu gibi mevzularla ilgilenmediği anlaşılmıştır.

Biz, bu mevzuyla ilgilenmeyenlerin hepsini dinsiz sayacak olursak, büyük âlimlerin %92'sinin 'tanrı'nın varlığına inandığını görürüz. İşte bu büyük nisbet, gayet açık olarak materyalistlerin id­dia ettiği gibi, imanla ilim arasında bir tenakuz, bir çelişme ol­ma­dı­ğını ispat etmektedir." (Terc.: C. Yıldırım, sh. 132-133)

Bütün bu tesbitler bizi, C. Allah'ın şu beyanının gerçekliğine götürür:

"Allah'tan, kulları içinde ancak âlimler korkar. (O'nu ta­nır ve sakınırlar.) " (el-Fâtır, 28)

Bir yaratıcının varlığını, aklın ve müsbet ilimlerin ışığında kabullenmek kolaydır; ancak asıl mesele; şirke bulaşma­dan, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve vâcibü'l-vücud olan "Allah" ı bulabilmektir:

" Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki; onlar, bu delillerden yüz­lerini çevirip geçerler / Onların çoğu ancak ortak koşarak Al­lah'­­a iman ederler." (Yusuf S., 105-106)

"(Onlar) Allah'ı, O'nun şanına yaraşır bir şekilde tanıyamadılar." (el-En'âm, 91)

Allah'ı, şanına yaraşır bir şekilde, ancak O'nun bozulma­mış ve kıyamete kadar değişmeyecek kelâmı olan Kur'an-ı Azimüşşan sayesinde tanıyabiliriz. İslam'ın ve Kur'an'ın dı­şındaki bütün tanımlamalar, gerçek yaratıcıyı(Allah'ı) an­lat­makta âciz ve noksan kalır. Hatta insanlığı, batıl inanç ve yollara sevk eder. İmanla hedeflenen huzur ve mutluluk yerine bunalım ve mutsuzluğa sebep olur.

Öyleyse Allah, Kur'an'da bize kendini(zâtını) nasıl ta­nı­tı­yor?..

Kur'an'ın Işığında Allah'ı Tanımak

" De ki: O Allah, birdir. Allah sameddir (O, hiçbir şeye muh­taç değil, herşey O'na muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğmamıştır. O'nun hiçbir dengi yoktur." (İhlas S., 1-4)

"O, öyle Allah'tır ki; O'ndan başka tanrı yoktur. Gö­rülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağış­la­yan­dır (Rahman ve Rahim.)

O, öyle Allah'tır ki; kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üs­tündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olma­yan­dır. Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.

O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar, O'nun şânını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sa­hi­bi­dir ." (el-Haşr, 22-24)

"Allah; O'ndan başka tanrı yoktur. O, Hayy'dır (devamlı ha­­­yat sahibi), Kayyûmdur (ezelden ebede, kâim ve dâim). Kendisine ne uyku gelir, ne de uyuklama. Göklerde ve yer­de­kilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan, O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacakla­rı­nı bilir. O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O'nun ilminden hiçbirşeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü (saltanat, kudret ve mülkü) gökleri ve yeri içine alır; onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür." (el-Bakara, 255 / Ayetü'l-Kürsi)

***

[Ezeli olan Allah, yaratılışları çeşitli (olan) insanlara, kendi tabiat ve istidatlarına göre tecelli etmek istediği i­çindir ki; tapanları tarafından diğer tapılanlarda varlığı sa­nı­lan çe­şitli sıfatların hepsini, kendi kutsal zatında topladı.

Eski tanrılarına karşı duydukları müthiş korkudan başka bir şeyle ıslahına imkan olmayan putatapar zencilere ve ben­­zerlerine; “ Cebbar , Kahhar , Muntakîm : Zorlayıcı, kahredici, intikam alıcı ” isimleriyle tecelli etti.

Dünya malını çok sevenlere; “ Muğnî , Vehhab , Vasî , Nâ­fî : Zengin eden, çok veren, geniş, yararlı ” sıfatlarıyla gö­rün­dü.

İlahi aşkta fani olmak, kendisine yaklaşmak isteyenlere gelince, bunlar; “ Vedûd , Müheymin , Mü'min , Selam , Raûf , Rahman , Rahîm : Çok seven, korkudan koruyan, inanan, güvenlik veren, şefkatli, merhametli, çok rahmet eden ” gibi kerim isimlerinden dilediklerine sarılabilirler.

Ruhlara tapıp, onların yüzünden nimet, bereket, rızık in­mesini, belaların, zararların sıyrılmasını bekleyen kimse­ler de, Cenab-ı Hakk'a dönerek; “ Vehhâb , Razzâk , Basıt , Mukît : Çok hibe veren, rızık veren, genişleten, azık veren ” isimle­rine sığınabilirler.

İsyanlarda pek ileri giderek Hakk'ın; “ Alîm , Hasîb , Ha­kem , Adl , Rakîb , Şehid : Bilen, hesaba çeken, hüküm veren, ada­let sahibi, gözeten, gören ” gibi isimlerinden; dehşete kapılanlar, umutsuzluk karanlığı içinde bunalıp kaldıkları zamanlarda ise kendilerini; “ Lâtîf , Rahîm , Ğafûr , Kerîm , Halîm , Mu­cîb , Samed , Barr , Tevvâb , Afüvv : Lutfeden, merhamet eden, bağışlayan, ikram eden, yumuşak davranan, cevap veren, hiç bir şeye muhtaç olmayan, iyilik eden, tevbeyi kabul buyuran, affeden ” sı­fatlarıyle görünen bir merhametli tanrı karşısında bu­lur­lar.

Kalplerine gaflet çökmüş, cahillik ve sapıklık vadilerinde dolaşır, Allah'ın hükümlerini ve sınırlarını tanımaz, Allah kullarının haklarını gözetmez, gözlerden gizlenmek su­re­tiyle bütün sefil heveslerini doyurmaya bakar kimselere de Cenab-ı Hakk; “ Şehîd , Lâtîf , Bâtın , Alîm , Habîr , Muhsî : G ö­ren, lâtif (maddi olmayan), iç (herşeyin içyüzünü bilen), bilen, ha­berdar olan, sayan ” isimleriyle görünür.

Artık şu izahlardan; fıtrat dini olan İslam'ın, insanı, bü­tün vasıfları ve özellikleri gerçekten zatında toplamış bir Al­lah'a iman ile yükümlü tuttuğu anlaşılmıştır. Öyle sıfatlar ve özellikler ki; şirk koşanlar tarafından ayrı ayrı tanrılarda parça parça var olduğu sanılırdı da, nefislerinin ıslahı için o tanrıların bu sıfatlara bürünmüş birer şekilde hayal edil­me­sinden medet umulurdu.

Bununla beraber İslam Dini; Cenab-ı Hakk'ı, bir yandan putatapar toplumlarla Sabiiler'i yola getirecek surette nite­le­diği gibi, diğer yandan Dehrîler'e(zamana tapanlara) da gösteriyordu ki; “ Evvel , Âhir , Zâhir , Bâtın , Nûr , Hâlık , Bâ­ri' , Musavvir , Mubdi' , Muîd , Muhyî , Mumît , Hayy , Kayyûm : Ön(ilk), son, açık, gizli, ışık, yaratıcı, halk edici, suret verici, açı­ğa çıkaran, iade eden, dirilten, öldüren, diri, yönetici” hep O'­dur.] (Anglikan Kilisesine Cevap, s. 64-65)