23 Şubat 2020 Pazar

SEVABIN OLUK OLUK AKTIĞI REGAİB GECESİ




بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلّهِ اَلْحَمْدُ

SEVABIN OLUK OLUK AKTIĞI REGAİB GECESİ

Allah Teala’nın kullarına, af ve mağfiretini, rahmet ve nimetlerini çokça ihsan ettiği belli vakitleri, belli mevsimleri vardır. Bu hayırlı ve bereketli kıldığı mukaddes zamanlardan birisi de “Üç Aylar” diyer bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Recep ve Şaban ayı Ramazan ayına ve oruca hazırlık içindir. Hedef, terbiye ve ahirete hazırlıktır.

Hayatın çeşitli sıkıntıları ve nefsin baskıları karşısında yorgun düşen ruhlarımız, mübarek zamanlarda dinlenmeye, kendine gelmeye, toparlanmaya fırsat bulur. Bu nedenle böyle zamanları, ayları, günleri, geceleri ganimet bilip, Cenâb-ı Hakk'ın kulluk kapısına daha arzulu, daha heyecanlı yaklaşıp tazelenmeliyiz. Esasen her ânı ebediyet yolunda bir sermaye olan hayat için, böyle zamanlar ayrı bir yenilenme fırsatı olarak kabul edilmelidir.


Üç Aylar

Üç Aylar, kamerî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Bu mukaddes ayların manevi değerine Fahr -i Alem (s.a.v) şu hadis-i şerifiyle işaret buyurmuşlardır;

اللَّهمَّ بارِكْ لناَ في رجبَ و شعبانَ و بلِغْنا رمضانَ

“Allahım Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a kavuştur.”

Bu aylar, mübarek geceleri de içinde barındırır. Recep ayında Regaib ve Miraç kandili; Şaban ayında Beraat gecesi; Ramazan ayında ise Kadir gecesi bulunur.

Recep ayının ilk Cuma gecesine Mevlâ'nın kullarına rahmet ve mağfiretinin, lütuf ve ikramının, sevap ve mükafatının bol bol verildiği gece manasına gelen Regaib gecesi adı verilmiştir. Bu ay içinde bulunan diğer bir mübarek gece de, 27'nci gecesidir. Miraç Kandili olarak bilinen bu gecede Fahr -i Alem (s.a.v) Mekke'deki Mescid -i Haram'dan Kudüs'deki Mescid -i Aksa'ya ve oradan huzur-u ilâhîye yükseltildi.

Üç Ayların ikincisi olan Şaban ayı ve onun içindeki Beraat gecesi de içinde türlü hikmetin ve lütufun bulunduğu bir gecedir. Bu gece hakkında Fahr-i Kainat (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şaban'ın ortasında gece ibadet edin, gündüz oruç tutun. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘yok mu benden af isteyen onu affedeyim; yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim; yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim.' der.”

Mübarek Üç Aylar’ın sonuncusu olan Ramazan ayı ve içinde bulunan Kadir gecesinin ise çok ayrı bir yeri vardır. Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Sanki yeni bir hayatın başlangıcı, hayatın kazanacağı yeni boyutların kapısıdır.


Haram Aylar’dan Recep Ayının Önemi

اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ ۝

“Doğrusu Allah’a göre ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. İşte doğru olan hesap budur. O aylarda kendinize zulmetmeyin, müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.”

Recep ayı ayrıca haram aylardandır. Hz. Peygamber (s.a.v) veda hutbesinde şöyle buyurur;

“Zaman, dönüp dolaşıp Allah Tealâ'nın gökleri ve yeri yarattığı günkü (ilk) durumuna kavuştu. Yıl, on iki aydır. Bunlardan dördü haram (aylar)dır ki, üçü peşpeşe gelir. Bunlar Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir. Dördüncüsü ise Receb’dir.”

Diğer bir Hadis-i Şerifte de şöyle buyrulmuştur;

رجبُ شهرُ اللهِ ، وشعبانُ شهري ، ورمضانُ شهرُ أمَّتي
“Recep Allah’ın ayı, şaban benim ayım, ramazan da ümmetimin ayıdır.”

Recep ayı gerek İslâm'dan önce ve gerekse İslâm'dan sonra mukaddes olarak tanınan bir aydır. İslâm dini gelmeden önce bu aya girer girmez Arap kabileleri arasında harbetmek, baskın ve çapulculuk yasaklanır, herkes bu ayda kendisini emniyet ve selamette hissederdi. İslam dini de recep ayına değer verdi. Ona mahsus olan saygıyı devam ettirdi. Bilhassa regaib ve miraç gibi tecellilerle şereflendirilen recep ayı, “üç aylar” olarak bilinen mübarek bir mevsimin ilk ayı ve Kur’an’da haram aylar olarak geçen dört aydan biri kılındı.

Kendisinde işlenen günah ve hataları duymadığı, müminlerin sadece ibadet ve sevaplarına şahitlik ettiği için bu aya, “Esamm” yani Allah’ın sağır ayı denildi. Şeytanlar bu ayda taşlandığı, kovulup uzaklaştırıldığı için recebe, “recm ayı” da denildi. Bu ayı oruçlu geçirenlerin günah ve hatalarından temizlenip pak olmasından dolayı kendisine “mutahhar”, kulun kendini şaban ve ramazana hazırlaması, Hak Teala’nın da ona nice hayırlar vermesinden dolayı “tecrib”, Allah’ın bu ayda gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ikram ve mükafatları yağdırdığı için “esabb” denildi. Zaten recep kelimesindeki “r” Allah’ın rahmetine, “c” Allah’ın cömertliğine ve yardımına, “b” ise Allah’ın birrine (iyilik ve ihsanına) işaret ediyordu.


Regaib Gecesi
“Regâib” kelimesi, Arapça “re-ğa-be” kökünden türetilip “reğîbe”, çoğulu “reğâib” halini almıştır. Regaib, çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey anlamlarına gelir. Cenab-ı Hakk’ın, ilahî ihsan ve manevi hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi ve samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilme ümitleri dolayısıyla, müminler tarafından heyecanla beklendiği ve gönülden arzulandığı için receb ayının ilk cuma gecesine “regâib kandili” denmiştir.

Bu gece, Hz. Âmine (r.a) Validemiz'in Rasulullah (s.a.v) Efendimiz'e hamileliğini farkettiği gece olduğu için de ayrı bir öneme sahiptir.

“Kuraklıktan çatlamış topraklar için su ne ise, amelsizlikten kurumuş kalpler için de kandil geceleri odur” der büyükler. Kandiller gönül evlerimizi aydınlatan ışıklardır. Mübarek gecelere kandil isminin verilmesi, o gecelerde selâtîn camiler başta olmak üzere mescidlerin, tekkelerin, dergâhların sabaha kadar kandillerle aydınlatılmasından gelmekte.

Nasıl ki yakılan kandil etrafını, camiyi, mescidi aydınlatıyorsa, müminler de evrad ü ezkâr, ibadet, dua ve istiğfarla kendi ruhunu aydınlatmalıdır bu mübarek gecelerde. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz (c.c) şöyle buyurmuştur;

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ ۝


“Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde kandil bulunan bir oyuğa benzer. Kandil bir cam içindedir, o cam da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispet edilmeyen mübarek bir ağaçtan, zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu), nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlara (böylece) misaller verir. Allah her şeyi bilendir.”

Ayet-i Kerime’de ifade edilen misal üzere, kandil gecelerinde de ilahî nurlar ve feyzler mescidlerin, ibadet yerlerinin kubbelerinden, pencerelerinden içeri yağar, içinde yanar. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’in ifadeleriyle cemaatin üzerine ilahî bir sekine iner, Allah’ın rahmeti onları kuşatır, melekler kanatlarını onların altına serer ve Allah katındakilere onlardan bahseder. O gece Allah’ı ihlâsla ananlar, zikir meclislerinden affolunmuş olarak kalkarlar. 

Bu mübarek günler ve aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bediüzzaman Said-i Nursî (rah.), onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, müminlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesilesi olduklarına şöyle işaret etmiştir; “Her bir hasenenin (iyiliğin ve ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, receb-i şerifte yüzden geçer, şaban-ı muazzamada üç yüzden ziyade ve ramazan-ı mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve leyle-i kadirde (kadir gecesinde) otuz bine çıkar.”

Mesela başka zamanlarda okunan her bir Kur’an harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, şabanda üç yüzü aşar, ramazanda bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin ahiret sermayesi bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

Regaib Kandilinde Neler Yapmalıyız?

Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Amellerin hasat edileceği üç ayların bu ilk mübarek gecesinde yüce Mevlâ'dan af ve mağfiret dilenilir, ihsan ve ikram beklenir.

Allah Teâlâ bu gecede müminlere ihsan ve ikramlarda bulunur. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dualar kabul olur; namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan kazâ namazları kılmalıdır. Kazası olmayan da nafile namaz kılmalı, Kur'ân-ı Kerîm okumalı, zikirle meşgul olmalı, tövbe ve istiğfar etmeli, kendisinin, ailesinin ve ümmet-i Muhammed’in selâmeti, affı ve mağfireti için dualar etmelidir. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmenin ecri çok büyüktür.

Üç ayların ilk cuma gecesi olan bu gece, Allah'a (c.c) çokça yalvarmak, yakarmak, dua etmek ve af dilemek için bir vesiledir ve fırsattır.

Ayet-i Celile’de Rabbimiz buyuruyor;

  وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖى اَسْتَجِبْ لَكُمْ اِنَّ الَّذٖينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتٖى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرٖينَ ۝      
اَللّٰهُ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فٖيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ۝ 

“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadet etmekten büyüklenenler, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir. Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü yaratandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.”

Mümin kullar ahirette yapmadığı birçok amel sevabı ile karşılaşacaktır. Bunlar neyin karşılığı diye sorduğunda da kendisine, “Dünyada iken çok istediğiniz halde karşılığı ahirete bırakılan dualarınızdır” denilecektir. O halde mümin kul, bu geceleri fırsat bilerek çokça dua etmeli ve böylelikle ahireti için sermaye kazanmış olmalıdır.

Gavs Abdülhakim el-Hüseynî (k.s) geceleri ibadetle ihya etmenin önemine bir sohbetinde şöyle değinmişlerdir:

“Gece ibadet etmenin faziletlerinden biri, kişinin yapacağı ibadet ve taatte nefsin vücut bulmaması, ona karışmamasıdır. Nefis, gecenin sessizliğinde herkesin tatlı uykuda olduğu bir zamanda kalkıp kendisine bir hisse çıkaramaz. Hiç kimse tarafından görülmeyeceğinden ibadetine riya karışması mümkün olmaz. Allah'ın (c.c) rahmeti, âdeta baharda yağan iri taneli sağanak yağmurları gibi, gece gündüz âleme yağmaktadır. Bu ilâhî rahmetten ancak gaflette olmayan kimselerle geceleri uyanık olan kimseler istifade edebilir.

İşte, herkesin uykuda olduğu bir saatte kalkıp vird çeken yahut sünnet veya varsa kazâ namazları kılan, gaflete düşmeyen, kalbi uyanık olan kimselerin üzerine ilâhî rahmet yağmurları yağar. Herkesin uyuduğu bir saatte, tatlı uykusunu feda ederek kalkan, abdestini alıp namaz kılan yahut vird ve zikriyle meşgul olan, sonunda ellerini kaldırıp boynu bükük, gözü yaşlı olarak Rabb'inden isteyen, yalvaran-yakaran kimse, şüphesiz Allah'ın (c.c) büyük teveccühlerine ve sevgisine mazhar olur.”

Bir Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur; “Beş gece vardır ki onlarda yapılan dua kabul edilir: Cuma gecesi, kurban ve ramazan bayramı geceleri (arefe gününü bayrama bağlayan geceler), recebin ilk (cuma) gecesi (Regaib kandili), şabanın ortasında bulunan gece (Berat kandili).”

Dua kulluğumuzun farkına varmak ve acziyeti muhtaç olduğu yaratana ifade etmektir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar;

“Allah (azze ve celle) şöyle buyuruyor: Ey âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim. Ey âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla gelsen, fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.” 

Elbette insanın yalnız belli zamanlarda dua edip ibadet etmesi yeterli değildir. Kul Rabb'ini her daim hatırda tutmalıdır. Kulluk devamlılık ister. İbadeti belirli günlere has kılmak dinimizdeki ibadet anlayışına aykırıdır. İbadetlerin ve güzel amellerin devamlı ve ihlâsla yapılması gereklidir.

Mesrûk (r.a) anlatıyor; Bir gün Hz. Aişe'ye (r.a),

- Resûlullah'a göre hangi amel daha faziletliydi, diye sordum. Bana,

- Devamlı olan, diye cevap verdi.

İnsan dünyaya gelişiyle birlikte, ilk konağı kabir olan uzun bir yolculuğa çıkmaktadır. Bu, ebedî âleme olan bir yolculuktur. Böyle bir yolculuğa çıkanın elbette yeterli miktarda azığı olmalıdır. O azık da ancak Allah'a olan samimi kulluğumuz ve ibadetlerimizdir.

Gavs-ı Bilvânisî Abdülhakim el-Hüseynî (k.s) bir sohbetlerinde demiştir ki;

“Dünya ticaretiyle uğraşan kimse nasıl her akşam işinin muhasebesini yapar, o gününün nasıl değerlendirdiğini düşünür, bilançosunu çıkarır, karlı ve bol kazançlı bir gün geçirmişse sevinir, neşelenir. Ticareti kesat gidip de o gün iyi kazanç temin edememişse üzülür, kederlenir ve belki de bu yüzden sabaha kadar uyuyamazsa, ahiret yolcusunun da aynen böyle olması icap etmez mi? Onlar da aynı yolu takip etmeli, akşam yatmadan önce mutlaka o günün muhasebesini yapmalı, bilançosunu çıkarmalıdır. Eğer gününü kârlı bir şekilde kapatmışsa, Allah'a hamdü sena ederek, ‘Elhamdülillah, bugün Allah rızasını tahsil için iyi bir gün geçirdim’ demelidir. Şayet o günü amel yönünden kazançlı geçmemişse, zarardaysa mahzun olmalı, gam çekmeli durumunun düzelmesi için Allah Teâlâ'ya yalvarıp yakarmalıdır. Zira insanın gerçek malı mülkü, ahiretine faydası olanlardır. Dünya malının ahirete pek faydası yoktur. Çünkü dünya için çalışıp çırpınan, dünya malını yığıp zengin olmaya çalışan kimsenin topladığı mal, zenginlik Allah yolunda sarfedilmemiş ise, dünyada kalıcıdır ahiret için faydası yoktur.”


Mübarek Gecelerde Tövbe ve Teslimiyet

Bu gecede kendimize, kalbimize yönelmeli, gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınmalı, birbirimize, anne ve babamıza, yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşmalıyız.

Bu gecede kişi kendisinin, ailesinin ve tüm müslümanların selâmeti, af ve mağfireti için dualar etmelidir. Bilerek ya da bilmeyerek yapmamız gerekenleri yapmadığımız, yaptıklarımızı da eksik ya da yanlış yaptığımız olmuştur. Bunların hepsi için nedamet duyarak bu gece ‘Ya Rabbi ben pişmanım’ demeli, Rabbine iltica ve tövbe etmelidir.

Tövbe, Cenab-ı Hakk’ın kullarına ihsan ettiği en büyük nimetlerden biridir. Eğer Rabbimiz tövbe kapısını açık tutmasaydı istisnasız bütün insanların işi zordu.  Çünkü Allah Teala’nın azameti yanında noksanı ve kusuru olmayan kimse yoktur. Bütün kusur ve noksanlıklardan uzak olan yalnızca Yüce Rabbimizdir. O, bu sıfatta da tek olduğunu göstermek için, peygamberlerini bile bulundukları makama göre kusur sayılacak hallerle yüzyüze getirmiş, istiğfar isteyen durumlar yaşatmış, sonra tövbelerini kabul buyurup kusurlarını affetmiştir. Kusursuz kul yoktur, sözünün hakikati budur.

Ariflerden Sehl b Abdullah et-Tüsterı (k.s) demiştir ki; “İnsanlara tövbeyi bilmekten daha gerekli bir şey yoktur. Çünkü tövbenin ne olduğunu bilmemek en büyük günahtır. İnsanların çoğu, tövbenin ne olduğunu bilmemektedir.”

Ariflerden Süsı'ye (k.s), tövbenin ne olduğu sorulunca, şöyle demiştir; “Tövbe, dinin kötülediği her şeyi terk ederek, onun övdüğü şeylere dönmektir.” Bu söz, bütün tövbe çeşitlerini içine almaktadır.

Alimlerin tövbe ile ilgili sözlerini şöyle özetleyebiliriz;

Tövbe, sonsuz rahmet sahibi Mevlamız'ın biz kullarına acıyıp, af kapısına çağırmasıdır.
Tövbe, kulun Rabbi tarafından gelen bu davete uymasıdır.
Tövbe, kalbin gafletten uyanması ve vicdanın Rabbine karşı vefasızlığını anlamasıdır.
Tövbe, kulun kulluktaki kusurunu anlaması ve ihmal ettiği kulluğa koşmasıdır.

Tövbe, Rabbimizin;

قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذٖينَ اَسْرَفُوا عَلٰى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖيعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ۝

“De ki: 'Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allahʼın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
emrine uymak, halini anlamak, ağlayıp af kapısına koşmaktır.  

Tövbe, pişmanlıktır. Yani, kulun nefsi yüzünden ilahi sevgiden mahrum kalışına ve Yüce Rabbine asi oluşuna pişman olmasıdır.
Tövbe, kalbimizin ilacı ve ruhumuzun ihtiyacıdır.
Tövbe, Yüce Rabbimizin kullarına en güzel bir hediyesidir.
Tövbe, irade ve sevgi ile Rabbine dönmektir.
Tövbe, kalbin Allah Teala’dan uzaklığına yanmak, nefsin gafletine ağlamaktır.


Bütün Günahların Tövbesi Vardır

İmam-ı Kuşeyri (k.s), “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” ayetine şu manayı vermiştir;

“Ey kulum! Bizim kapımıza gelip gitmeyi kessen de, kalbini bizden koparma. Bizden sevgini ve ümidini kesme. Şüphesiz Allah, bütün günahları atfeder. Kul şunu da bilmelidir ki, onun kurtuluşu kendi yönelmesiyle değil, Allah’ın lütfuyla olmaktadır. Allah'ın özel yardımıyla kul Rabbine yönelmektedir. Yoksa kendi gayret ve yönelmesiyle Yüce Allah’ın fazlına ulaşmış değildir.”

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

- Şüphesiz Allah, üzerine perde çekilmediği sürece tövbe eden kulunu affeder. Kendisine;

- Kulun üzerine perde çekilmesi nasıl olur? diye sorulunca:

- Müşrik olarak ölmesidir, buyurdu.

Efendimizin (s,a.v) şu müjdesi çok önemli; “Bir kul, günah olan bir amel yaptığında, peşinden:

-Rabbim! Ben bir günah işledim; beni affet! diye yalvarırsa, Allah Teala:

-Kulum bir günah işledi; kendisini affedecek ve hesaba çekecek bir Rabbi olduğunu bildi. Ben kulumu affettim! buyurur. Sonra kul, tekrar bir günah işlediğinde:

-Rabbim! Ben bir günah işledim; beni affet! diye yalvarır. Allah Teala:

- Kulum bir günah işledi, kendisini affedecek ve hesaba çekecek bir Rabbı oldugunu bildi. Ben kulumu affettim! buyurur. Kul döner bir günah daha işler. Yine:

-Rabbim, Ben bir günah işledim; beni affet! diye yalvarır. Allah Teala:

-Kulum bir günah işledi, kendisini affedecek ve hesaba çekecek bir Rabbi olduğunu bildi. Ey nıeleklerim siz şahit olun, ben, kulumu affettim, ne yaparsa yapsın! buyurur.”

Kul ne halde olursa olsun, Yüce Rabbine itimat etmeli ve O'na karşı güzel zan beslemelidir.
Hz. Rasulullah (s.a.v) anlatıyor: “Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Allah Teala’nın varlığına ve birliğine iman hariç, işe yarar hiçbir hayırlı ameli yoktu. Bir gün ailesine dedi ki:

-Öldüğüm zaman beni yakınız. Kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde, bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız!

Vasiyet yerine getirildi. Aziz ve Celil olan Allah rüzgara: 'Dağıttığın tozları topla' buyurdu. Rüzgar tozları topladı, ilahi huzura getirdi. Hak Teala adama:

-Neden böyle hareket ettin? diye sordu. Adam:

-Senden haya ettiğim, utandığım için ya Rab, diye cevap verdi. O zaman Allah Teala:

-Ben de seni mağfiret ettim, buyurdu.”

Tasavvufi Yönü: Tasavvuf ehli, bu tür mübarek gün ve gecelere ayrı bir önem vermişlerdir. Sufi bu gece vesilesiyle nefsini muhasebeye çekmeli, günah ve kusurlarına tövbe etmeli, salih amellerini çoğaltmaya ve huylarını güzelleştirmeye niyet etmelidir.


وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

16 Şubat 2020 Pazar

ÖLÜ İÇİN SADAKA VERİLİR Mİ?







Ölü için sadaka verilir mi? Ölen kişinin ibadet borçları ödenebilir mi? Duâ ve istiğfardan sonra ölüye en çok fayda sağlayan şey.




Duâ ve istiğfardan sonra ölüye en çok fayda sağlayan şey, onun adına tasadduk ve infakta bulunmaktır.


Abdurrahman bin Ebî Amra’nın anlattığına göre annesi, bir köle âzâd etmek istemişti. Ancak bunu sabaha tehir etmiş ve sabaha çıkamadan da vefât etmişti. Abdurrahman, Kâsım bin Muhammed’e:


“–Ben annemin yerine bir köle âzâd etsem, anneme faydası olur mu (sevâbı ulaşır mı)?” diye sorunca, o da şu cevâbı vermiştir:


“–Sa‘d bin UbâdeResûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip;


«–Annem vefât etti, ben onun adına bir köle âzâd etsem ona faydası olur mu?» diye sormuştu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de; «–Evet!» buyurmuşlardı.” (Muvatta, Itk, 13; Bkz. Bu­hâ­rî, Ve­sâ­yâ, 15)


Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ın oğlu Abdurrahman, uyku esnâsında âniden vefât etmişti. Hazret-i ÂişeVâlidemiz, bu kardeşinin hayrına pek çok köle âzâd etti. (Muvatta, Itk, 14)


Bütün bu ha­dîs-i şe­rîf­ler, vefât et­miş mü’min­le­rin, ha­yat­ta olan ya­kın­la­rı­nın ve mü’min kar­deş­le­ri­nin duâ, sadaka ve in­fak­la­rın­dan is­ti­fâ­de edecek­le­ri­ni bildirerek on­la­rı bu ha­yır­la­ra teş­vik et­mek­te­dir.




ÖLEN KİŞİNİN İBADET BORÇLARI ÖDENEBİLİR Mİ?




İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- anlatıyor:


“Bir kimse Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:


«–Yâ Resûlâllah! Annem vefât etti, üzerinde de bir aylık oruç borcu var, onun adına borcunu ödeyeyim mi?» dedi.


Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:


«–Annenin üzerinde mal borcu olsaydı onun adına ödemez miydin?» diye sordular.


«–Evet, öderdim!» deyince de, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:


«–Allâh’a olan borç, ödenmeye daha lâyıktır!» buyurdular. (Müslim, Sıyâm, 155)


Her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlıların tutamadıkları farz oruçları için sağlıklarında fidye ödemeleri veya fidyenin ödenmesini vasiyet etmeleri şarttır. Böyle bir vasiyetin mevcûdiyeti ve terekenin üçte birinin de yeterli olması hâlinde mîrasçıların bu fidyeyi ödemeleri, dînî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya terekenin üçte biri vasiyet için yeterli değilse, mîrasçıların teberrû kabîlinden bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.


Yolculuk, hastalık, gebelik, süt emzirme, ileri derecede açlık ve meşakkat gibi mazeretler de oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya ruhsat teşkil etse de, tutulamayan bu oruçlar için fidye ödenmesini câiz kılmaz. Mazeret hâli ortadan kalkınca bunların kazâ edilmesi gerekir. Bu kimseler şayet kazâ edemeden ölmüşse, mîrasçıların aynı şekilde bu oruçlar için fidye vermesi, İslâm âlimlerince câiz, hattâ mendup (tavsiye edilen) bir davranış olarak görülmüştür.


Sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmamış ve kazâ da etmemiş kimse adına dahî vefâtından sonra fidye verilebileceği, bu fidyenin, ölenin oruç borcunu iskāt[1] etmesinin muhtemel olduğu söylenmiştir. Âlimler bu hususta ihtilâf edip tartışmışlardır.


Îfâ edilemeyen ibadetler için mükellefin vefâtından sonra fidye ödenmesinin cevâzı ve borcu düşürücü olup olmadığı tartışması, bedenî ibadet olmaları sebebiyle “namaz ve oruç” üzerinde temerküz eder. Mükellefin sağlığında îfâ etmediği “kurbanadakkefâretzekât” gibi malî ibadetlerin, vefâtından sonra vasiyetine bağlı olarak veya mîrasçılar tarafından kendi arzularıyla mâlî ödeme şeklinde telâfi edilmesi, daha mâkul görünmektedir. Zira hem borçla îfâsı arasında cins birliği mevcuttur, hem de bu tür ibadetlere üçüncü şahısların hakları taalluk etmiştir. Mâlî ibadetlerde niyâbet, yani vekillik de kâide olarak câizdir.


Bu görüşlerin temelinde ise herhangi bir şer’î delilden ziyade; ümit, ihtiyat ve temennîye dayalı bir iyimserlik bulunmaktadır.


Dipnot:


[1] İskāt: Namaz, oruç, kurban, adak, kefâret gibi ibadet ve borçları îfâ etmeden vefât etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için fukaraya nakdî bedellerini vermeye denir. (Hayrettin Karaman, Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, s. 81-85)


Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları

30 Ocak 2020 Perşembe

PEYGAMBER EFENDİMİZ YAŞARKEN DÜNYADA HANGİ DEVLETLER VARDI?

PEYGAMBER EFENDİMİZ YAŞARKEN DÜNYADA HANGİ DEVLETLER VARDI? 

İslamiyet’in doğuşu sırasında dünyanın genel durumu nasıldı? Peygamber Efendimiz zamanında dünyada hangi devletler vardı? Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde dünyanın siyasi haritası...
Haber: Murat Karadeniz
Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde dünyanın genel durumu ve siyasi haritası...
İslam’ın doğduğu sırada Arap Yarımadası ve çevresindeki devletler
Peygamber Efendimiz hayatta iken Orta Asya’da Göktürk Kağanlığı; Çin’de Sui Hanedanı; Sibirya’da Tunguzlar; İran’da Sasaniler; Orta Avrupa’da Avar Kağanlığı; İskandinavya’da Fin Boyları ve Cermenler; Batı Avrupa’da Saksonlar ve Vizigotlar; Balkanlar, Anadolu ve Kuzey Afrika’da Bizans (Doğu Roma); Suriye’de Gassaniler hüküm sürmekteydi. İşte Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanındaki devletlerden bazıları...
1. GÖKTÜRK KAĞANLIĞI
Göktürk Kağanlığı, Gök Türkler veya Kök Türkler, Türk adıyla anılan ilk Türk devletidir.
I. GÖKTÜRK DEVLETİ (552-659)
Göktürk Devleti 552’de Orta Asya’daki Avar hakimiyetine son veren Bumin Kağan tarafından Ötüken merkez olmak üzere kurulmuştur. Mukan Kağan ve İstemi Kağan dönemlerinde sınırlarını sürekli genişleten Göktürkler, bu dönemde Orta Asya’nın en güçlü devleti olmuşlardır. Tarihte bütün Türklerin bir bayrak etrafında toplandıkları ikinci dönem Göktürkler dönemi oldu.
Göktürkler, İpek Yolu hakimiyeti için Sasani Devleti’ne karşı Bizans, Bizans’a karşı ise Sasanilerle ittifak yaparak hakimiyetini devam ettirmek istedi.
İç çekişmeler sonucunda Göktürk Devleti, 582’de Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu Göktürkleri 630’da, Batı Göktürkleri ise 659’da Çin hakimiyeti altına girmesiyle I. Göktürk Devleti yıkıldı.
I. Göktürk Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkler yaklaşık 50 yıl Çin hakimiyeti altında kaldı.
  • Kürşat ve Kırk Çerisi
Uzun yıllar süren esarette Çin’in baskılarına maruz kaldı. Buna tepki olarak Kürşat ve kırk çerisi, Çin’de ihtilal çıkarırlar. Çin sarayını basarak bağımsızlığın fitilini yakmak istediler.

Kürşat ve Kırk Çerisi Temsili (Göktürk Sancağı)
Binlerce Çinli savaşçıyla vuruştuktan sonra Kürşat ve on çerisi tutsak düşmemek için ülkelerine (Ötüken) doğru kaçtılar. Fakat yağmur öyle şiddetli yağdı ki köprü yıkıldı ve Kürşat ve çerilerinin önü kapandı. Tek çare olarak peşlerinden gelen Çinli savaşçıların üstüne atılarak ölene kadar kahramanca savaştılar. Sonuçta Kürşat ve kırk çerisi öldürüldü.
  • Kürşat Ne Demek?
Eski Türkçede Kür “ok” ve Şad ise “bir bölgeyi yönetmek için gönderilen kimse” demektir. Gerçek ismi Şu Tigin’dir.
II. GÖKTÜRK (KUTLUK) DEVLETİ (681-745)
İlteriş Kutluk Kağan önderliğinde Çinlilere karşı ayaklanan Türkler bağımsızlığını kazanarak 681 yılında II. Göktürk Devleti’ni kurdular. Vezir Tonyukuk’un çalışmalarıyla devlet kısa sürede toparlanmış ve tekrar Çinlilerle mücadele etmeye başladı. Devlet merkezi Karakurum’a taşındı.
Kutluk Kağan’dan sonra devletin başına Kapgan Kağan geçmiş ve bu dönemde Çin ile mücadeleler arttı.
Bilge Kağan ve Kültigin dönemi II. Göktürklerin en parlak dönemi oldu. 731’de Kültigin’in, 734’de de Bilge Kağan’ın ölümüyle devlet taht kavgaları sonucunda zayıfladı. Ondan sonra gelen kağanlar devleti ayakta tutamadı.
Basmiller, Karluklar ve Uygurlar 745 yılında Göktürk Devleti’ne son verdi ve yerine Uygur Devleti kuruldu.
GÖKTÜRKLERİN TÜRK TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ
  • Tarihte Türk () adını taşıyan ilk devlettir.
  • İslamiyet’ten önce kurulan Türk devletleri içinde en geniş sınırlara sahip ve en güçlü olanıdır.
  • Göktürkler Batı Türkistan’ın Türkleşmesini sağladılar.
  • Gelişmiş bir yazı ve takvim kullandılar.
  • Orta Asya’da yaşayan Türklerin Bizans ile ilişkileri Göktürkler zamanında başladı.
  • Göktürklere ait Orhun Kitabeleri, Türk tarihi ve edebiyatının ilk yazılı eserleridir.
  • Kendisinden sonra gelen Türk devletlerine her türlü imkansızlık içinde dahi bağımsızlıklarını elde etme ve koruma ilhamı verdi.
2. SUİ HANEDANI
Sui Hanedanı, 581-618 yılları arasında Çin’e hakim olmuş hanedandır. Güney Kuzey Hanedanı döneminin ardından Çin’i birleştiren Sui Hanedanı Çin’de dört yüzyıldır süregelen parçalanmışlığa son verdi.
İmparator Wen tarafından kurulan hanedanın başkenti Chang’an (günümüzdeki adı Xi’an) idi. Bu dönemde Orta Asya Türkleri ile savaş halinde olan Sui Hanedanlığı iç isyanların artmasından sonra yıkıldı.
3. TUNGUZLAR
Tunguzlar, Sibirya ve Japon denizi kıyılarında dağınık olarak yaşayan Türk veya Moğol boylarındandır.

Çin Seddi ilk kez Mete Han tarafından geçildi
Asya Hun Devleti Hakanı Mete Han (Oğuz Kağan) hükümdarlığı döneminde bütün Türk boylarını tek çatı altında topladı. Tunguzlar da bu boylardan biridir. Hunlardan sonra Tunguzlar Göktürk Kağanlığı hakimiyeti altına girdiler.
4. SASANİLER
Sasani Devleti, I. Ardeşir tarafından Persis’te (Pars ya da Fars vilayeti) Istakhr şehrinde 205 yılında kuruldu.
Sasaniler, 309-309 yılları arasında altın çağını yaşadı. II. Şapur döneminde Arapların ülkeye saldırıları önlendi. Bizans’a (Doğu Roma) karşı büyük zaferler elde edildi. İran sanatı Türkistan içlerine ve Çin’e kadar yayıldı.
Sasaniler, 610-641 yılları arasında Bizans ve Hazarlar ile yaptığı savaşlarda büyük yenilgiler aldı ve zayıflamaya başladı.
Peygamber Efendimiz’in 628 yılında Sasanilere gönderdiği İslam’a davet mektubu Kisra Perviztarafından reddedildi. Kisra, Yemen valisinden Peygamber Efendimiz’i tutuklatarak sarayına getirtmesini emretti. Fakat Yemen valisi Peygamberimizin davetine icabet ederek İslam ile şereflendi.
Sasanilerle Müslüman Araplar arasındaki ilk karşılaşma 633 yılının nisan ayındaki bir savaşla başladı. Halid bin Velid (r.a.) komutasındaki İslam ordusu ile Sasaniler arasında 633 yılı sonuna dek dokuz çatışma daha gerçekleşti ve tümü Müslümanların zaferiyle sonuçlandı.
634 yılının ocak ayında Firaz Savaşı, İslam ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Aynı yılın ekim ayında görece küçük ordular arasındaki Köprü Savaşı’nda ise İslam kuvvetleri ağır bir yenilgi aldı.
Hz. Ömer döneminde İslam ordusu 637 yılında Kadisiye Savaşı’nda Sasanileri mağlup etti. Sasaniler, 642 yılında Nihavend Savaşı’nı da kaybetti ve dağılma sürecine girdiler. Sasaniler, 651 yılında kesin olarak İslam Devleti tarafından ortadan kaldırıldı.
5. BİZANS (DOĞU ROMA) İMPARATORLUĞU
Bizans, 375’te Kavimler Göçü sonucu Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sonucu kuruldu.
Doğu Roma’nın merkezi Bizans şehri olduğu için bu imparatorluğa Bizans İmparatorluğu denildi. Ortaçağ boyunca devam eden Bizans İmparatorluğu’nda çeşitli sülaleler işbaşına geçti.
On iki farklı sülale tarafından yönetilen Bizans’ın en parlak dönemi Jüstinyen (527-565) dönemidir. İmparator Jüstinyen; başkomutan, başyargıç ve yasa koyuculuk yetkilerini elinde topladı.
Peygamber Efendimiz 628 yılında Bizans Kralı Heraklius’a İslam’a davet mektubu yolladı. Heraklius inanmakla birlikte iman etmedi.

Bizans döneminde İstanbul Temsili
Müslümanlar İstanbul’u ilk kez 674 yılında kuşattı. 750 yılında Emevileri devirerek iş başına geçenAbbasîler ile uzun savaşlar yapıldı.
700’lü yıllarda Bizans din kavgaları ve ikona meselesi ile çalkalandı. 800’lü yıllarda Bulgarlar Hıristiyanlaştırıldı. Daha sonra başlayan Bulgar-Bizans savaşlarında büyük Bulgar katliamı yapıldı. Ruslara Hıristiyanlık kabul ettirilerek Rum Patrikhanesi’ne bağlandı.
Bizans hükümdarı Romanos Diogenes, 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt’te Sultan Alparslankomutasındaki Selçuklu Türklerine yenildi. Türkler bu savaştan sonra Marmara ve Ege Denizi’ne kadar bütün Anadolu’yu fethettiler.
Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan Manuel Komnen’i 17 Eylül 1176 yılında Miryekefalon Savaşı’nda yenerek Bizans’ın Anadolu’daki üstünlüğüne son verdi.
Latinler 1204 yılında İstanbul’u işgal etti. Bizans, Lâtinler tarafından korkunç bir şekilde yağma ve tahrip edildi.
Osmanlı Devleti zamanında üst üste kuşatılan İstanbul nihayet Fatih Sultan Mehmet tarafından 29 Mayıs 1453 tarihinde fethedildi ve Bizans İmparatorluğu tarihe karıştı.
6. AVARLAR
Avar Kağanlığı, Avar İmparatorluğu veya Avar Devleti bugünkü Macaristan, Ukrayna, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hırvatistan, Slovenya, Avusturya, Romanya ve Sırbistan topraklarında 562-823 yılları arasında hüküm süren Türk devletidir. Devlet Avar Kağanı I. Bayan Han tarafından kuruldu.
Avarlar dönem dönem Bizans, Lombardlar ve birçok Slav ve Türk boylarıyla müttefik oldu. Macaristan’dan Ege Denizi’ne ve Dalmaçya kıyılarına kadar Orta ve Güney Avrupa’yı fethettiler.
Avarlar, 626 yılında Sasaniler ile anlaşarak İstanbul’u kuşattı fakat alamadı. İstanbul kuşatmasıbaşarısız olunca Bulgarlar kağanlıktan ayrıldı. Bizans ve Franklar ile uzun savaşlar yaptılar ve bu süreçte zayıfladılar.
803-804 yıllarında Bulgarların Kağanı Krum, Tuna bölgesindeki tüm Avar topraklarını ele geçirdi. Bulgar egemenliğindeki Avarlar ise hızla asimile edildi. Avarlar 10. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürebildi.
7. GASSANİLER
Gassaniler, 200-636 yılları arasında Suriye’de hüküm süren Hıristiyan Arap devletidir. Gassaniler, ne parlak dönemini II. Haris bin Cebele zamanında yaşadılar.
Peygamber Efendimizin Gassani Hükümdarı el-Hâris İbn Ebî Şemir’e gönderdiği İslam’a davet mektubu da geri çevrildi. Hatta Gassaniler Hıristiyanlık duygularını rencide ettiği için savaş bile açmak istediler fakat Bizans desteği olmadığı için teşebbüs gerçekleştilemedi.
636 yılında yapılan Yermük Savaşı’nda Bizans ile aynı safta yer alan Gassaniler mağlup edilerek ortadan kaldırıldı.
8. VİZİGOTLAR
Vizigotlar, büyük bir Cermen kabilesi olan Gotların en büyük iki kolundan biridir. (Diğeri Ostrogotlar’dır.) M.s. 370 yılından itibaren Kavimler Göçü ile beraber hareket eden en önemli topluluklardandır. Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra Batı Avrupa tarihinin şekillenmesinde önemli rol oynadılar.